Truva Linux Türkiye Gezegen

August 23, 2017

Kuğunun Son Şarkısı(mı?) : Vektor – Terminal Redux (2016)

2010 Yılının ilk yarısında o zamana kadar adını duymamış olduğum bir thrash grubunun, Vektor’un Black Future(2009) albümünün kısa bir tanıtımını, hadi sinema diliyle söyleyeyim, sinopsisini gene bu blogda yazmıştım. Ne tesadüftür ki 2010 yılında Black Future’un tanıtımını yazdığım devre tıpkı şimdiki gibi iş aradığım bir devreye denk gelmişti. Daha sonra bu adamlar 2011 yılında Outer Isolation adlı bir başka albüme daha imza attı. Çıkış tarihinin 2015 yılı sonlarına denk geleceği duyurulan üçüncü stüdyo albümü Terminal Redux’un dinleyicileri ile buluştuğu tarih 6 Mayıs 2016’yı buldu. Bu tarihe kadar gayet sabırsız bir şekilde bekleyip, yeni albümden Ultimate Artificier’in youtube’a konan gayet kötü bir konser kaydından nasıl bir yeni albümle karşılaşacağımı kestirmeye çalıştım. Daha sonra albümün çıkış tarihine yakın zamanlarda dört parçanın orijinal kaydını youtube’a koydukları zaman anlamıştım ki yeni albüm de ilk iki albüm gibi beklemeye değecekti. Eh biraz geç olduğunun farkındayım ama gene de bu muhteşem albümün tanıtımını sizlerle paylaşmak istedim.

Her zaman olduğu gibi kadroya göz atalım: Şaşırtıcı derecede başarılı olan ilk iki albümdeki kadro Terminal Redux’ta da bozulmamış. Vokal ve gitarda David DiSanto, gitarda Eric Nelson, davulda Blake Anderson, basta Frank Chin var.

Öncelikle bu Vektor albümünün de onların alameti farikalarını taşıdığını ve tarz açısından çok fazla sürpriz barındırmadığını belirteyim: 80’li yılların Avrupalı sıkı thrash metal gruplarını andıran hızlı ve çok sağlam ritmik alt yapının üstüne Voivod tarzı spastik ve uyumsuz(dissonant) akorlar, Death tarzı güçlü melodik yapı ve bolca da black metal gruplarını andıran tek tel – çift tel tremololar ve grindcore blastbeatleri ile Vektor, piyasada bulabileceğiniz en ekstrem müzik formülasyonunu en mükemmel ve dürüst haliyle dinleyicilerine ulaştırıyor. 2. albümdeki brütal death etkilerinin yerine ilk albümdeki gibi black metal tarzı belirgin olarak hissediliyor. Yeni olarak görebileceğimiz tek şey Charging the void ve Recharging the void parçalarındaki kadın geri vokalleri/koro bölümleri olsa da bu değişiklik genele yayılmadığı ve asıl vokallerde bir değişiklik meydana getirmediği için radikal bir hamle olarak göze batmıyor. Ama grubun asıl vurucu darbeleri alıştığımız yerlerden geliyor: Cygnus Terminal’deki hızlı melodik thrash metal patlaması, LCD’nin girişindeki nefis tuşlama, Ultimate Artificier’daki uyumsuz akor mükemmelliği, Pteropticon’un ortasındaki Cannibal Corpse’a taş çıkartacak hızlı ritm, Psychotropia’daki bass-lead düellosu, Pillars of Sand’de olan herşey ve çalınan her nota ve Recharging the void’un girişindeki Immortal’ın Blizzard Beasts(1997) albümüne koysanız sırıtmayacak hyperblast-çift tel tremolo kombinasyonu, grubun yetenekleri dahilinde olduğunu bilsek de bizi bir defa daha afallatıp kendine hayran bıraktırmayı başarıyor. Grup bu albümde de bol miktar müzikal şahaneliği ham sertliğe katık edip kulaklarımıza fırlatıyor.

Ortada bu kadar güzel bir albüm varken metal basını’nın basiretsizliği ve vurdumduymazlığı içler acısı. Albüm kritiklerinde 10 üzerinden 9,5 ve 10 gibi yüksek puanlar verdikleri Terminal Redux’u daha yazının son noktasını koymadan unuttuklarını söylemek abartı olmaz. Artık tükenme noktasına gelmiş olan ve bence müzik macerasına bir virgül atması gereken Slayer’ın ve yirmi bilmem kaç yıl sonra aniden thrash yapmaya karar veren piyasa bülbülü Metallica’nın boktan albümlerini gazlamak için elinden geleni yapan bu zat-ı şahanelerin Terminal Redux karşısındaki vurdumduymaz tavırlarına “meh” adını veriyor ecnebiler. Biz de bunlara “Mehtal” basını diyoruz, ne yapalım.

Peki “Başlıkta neden kuğunun son şarkısından filan bahsettin?” diye soranlara albümün yayınlanmasından sonra gruptan ayrılan Nelson, Anderson ve Chin’in grubun kariyerinde bir belirsizlik yarattığını söylemeliyim. Tamamı çok iyi müzisyenlerden oluşan Vektor’un soundu iyi bir işbirliğinin sonucunda meydana gelmişti. Umarım üç iyi müzisyenin ayrılmış olması, Terminal Redux’un Vektor’dan duyacağımız son mükemmel albüm olması anlamına gelmiyordur.


August 19, 2017

Radio Tray Lite Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Radio Tray Lite, Linux kullanıcılarının çoğunun bildiği Radio Tray’ın klonu. Geliştiricisinin söylediğine göre C++ ile yeniden yazılmış. Radio Tray’de olduğu gibi Gstreamer’ı kullanıyor. Bu yüzden çoğu medya formatını çalabiliyor. Radio Tray Lite içindeki radyo kanallarının sayısı çok az. Fakat siz kendi radyo kanal listenizi oluşturup içine aktarabilirsiniz. Kendi listenizi oluşturmak

Papirus İkon Teması Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Papirus İkon Teması sayesinde kullandığınız Linux dağıtımını daha güzel hale getirebilirsiniz. Benim Linux’te kullandığım/gördüğüm en iyi 2 ikon temasından biri Papirus. Diğeri de Obsidian İkon Teması. Linux’te Papirus İkon Teması Kurumu Nasıl Yapılır? Aşağıdaki komutları terminalde sırasıyla çalıştırarak kurulumu kolayca yapabilirsiniz. sudo add-apt-repository ppa:papirus/papirus sudo

Obsidian İkon Teması Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Sizlere bir önceki yazımda Linux’te kullandığım/gördüğüm en iyi 2 ikon temasından birinin Papirus İkon Teması olduğunu söylemiştim. Diğeri de şu anda okuduğunuz bu yazıda bahsedeceğim Obsidian İkon Teması. Obsidian İkon Teması, birkaç yıl önce çok popüler olan Faenza ikon temasını devam ettiriyor.  Faenza ikon teması 2012’den beri güncellenmiyor. Faenza’nın üzerinde yeniden çalışılmış,

August 13, 2017

Overkill – The Grinding Wheel (2017)

Overkill-The-Grinding-WheelBir AC/DC veya Motorhead albümünü elinize aldığınızda bilirsiniz ki ilk dinleyişinizde çok gösterişli bir şey gibi gelmeyecektir. Ama albümün gerçek tadı, sindire sindire bir kaç defa dinledikten sonra çıkacaktır.

Ayrıca diğer gruplar hakkında “şuraya kadar iyiymişler de buradan sonra sıvamışlar” tarzı cümleleri bol bol kursanız da bahsettiğimiz bu iki gup hakkında böyle cümleler kurmanız çok zordur. The Killing Kind ve Necroshine arasındaki berbat devreyi saymazsak(From The Underground And Below hariç) Overkill için de aynısını söylemek mümkün. Biraz geç kalmış olsam da, yeni ama dinlenildiği zaman itibarı ile bir miktar eskimiş bir Overkill albümünü daha sindire sindire dinleyip tadına varmış bulunmaktayım, arz ederim!

Overkill2017

Yeni albümde kadro bir önceki albümdeki ile aynı. Maskülen, brütal ve düz vokallere alışkın olan benim gibi thrash metal dinleyicilerinin kalın kafasına vura vura belli bir melodi taşıyan şirret falsetto vokalleri sevdiren Bobby Ellsworth ve B.C. Rich Widow marka bası, kendine has bass tonu ile bass kısmından taşıp ritm seksiyonunun bir bölümünü de kaplamaya uğraşan virtüöz Carlo Verni grubun soundunun çelik çekirdeğini oluşturuyor. Dave Linsk ve Derek Tailer gitar ikilisi ritm ve lead işlerini ifa ederken Ron Lipnicki, sağlamcı, ekonomik ve pek öne çıkmaktan hoşlanmayan tarzıyla görevine devam ediyor diyeceğim ama Lipnicki’nin bu albümden sonra gruptan ayrıldığını ve davula şimdilik Shadowsfall davulcusu Jason Bittner’in geçtiğini belirtelim.

Bu albümde klasik Linsk-Tailer devresinin özellikleri korunuyor. Bir kere Overkill’in etkilendiği ana referanslar yani Black Sabbath, Motorhead ve başta Iron Maiden olmak üzere NWOBHM grupları yerli yerinde. Ayrıca 90 sonrası etkilenimlerden olan Pantera’yı unutmamak lazım. Pantera’nın klasik thrash metalden farklı zamanlamalara sahip çentikli, “hava boşluklu” ve minör pentatonik/bluesy rifflerle süslü ritmleri bu albümde bol bol var. Overkill 2010 yılından beri oldukça old school albümler çıkarıyor ama sanırım bu albüm epey uzun zamandan beri çıkardığı en old-school albüm olmuş. Pantera’nın devrimci ve standart koyucu Cowboys From Hell albümü çıkalı 27 sene oldu, Pantera bile old-school oldu ama bizim bahsettiğimiz old school çok daha eski bir devreye, NWOBHM yıllarına denk geliyor. The Grinding Wheel tamı tamına ilk albüm olan Feel The Fire gibi bol NWOBHM etkili heterojen bir albüm olmuş. Pantera tarzı parçalar, bol Black Sabbath ve NWOBHM etkli parçalar sırasıyla albümün ilke ve ikinci 1/3’ünü kapsarken son 1/3’te özlediğimiz görkemli thrash metal anları mevcut. Özellikle The Wheel’in midenize güçlü titreşimler göndererek kurtlarınızı bol bol dökeceğinden emin olabilirsiniz!

Bu aralar 80’li yılların ilk yarısında çıkan Heavy Metal ve NWOBHM gruplarının albümlerini bol bol dinlediğim için, hatta neredeyse 2-3 aydır başka hiçbir şey dinlemediğim için The Grinding Wheel albümünü çok beğendim. Çok güçlü hitleri olmayan ama her parçası ayrı ayrı güzel olan temiz bir icra albümü olarak The Grinding Wheel, bu senenin en iyi thrash albümlerinden biri olmaya aday. Sizi siz yapan kıymetli tözü tüketmediğiniz sürece ister eski tarz müzik ister yeni tarz müzik yapın, daima yenisinizdir. Ve evet, şunu söyleyebiliriz ki, Overkill gene yaptı!


LibreOffice [Alpha/Beta/Kararlı] Sürüm Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Bu yazıda LibreOffice’i kurmanızı/güncelleştirmenizi kolaylaştırmak ve elde bir kaynak olması açısından bütün kurulum bilgilerini tek bir yazıda birleştirmek istedim. LibreOffice 5.4 Kurulumu Nasıl Yapılır? LibreOffice 5.4 sürümünü kurmak için aşağıdaki komutları terminalde çalıştırın. sudo add-apt-repository ppa:libreoffice/libreoffice-5-4 sudo apt-get update LibreOffice 5.3

WineHQ Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Linux, Mac, FreeBSD ve Solaris kullanıcıları, Windows uygulamalarını Microsoft Windows olmadan Wine ile çalıştırabilirler. Wine’ın aşağı yukarı yarısının kaynak kodu gönüllüler tarafından yazıldı. Kalan kısımsa Wine’ın satışını yapan, özellikle CodeWeavers gibi sponsorlar tarafından yapılıyor.  Uyarı: Kuruluma başlamadan önce, başka bir depodan Wine’ı kurduysanız ilk önce onu

August 12, 2017

Sayonara Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Sayonara, basit, hafif ve oldukça hızlı bir ses oynatıcısıdır. Qt destekli ve C++ ile sadece Linux için yazılmıştır. Büyük ses koleksiyonlarını yönetebilmeniz için birçok özelliği içinde barındırır. Program geliştirilirken performansa odaklanılmış. Çok az CPU ve bellek tüketir. Not: Çok gerekli olduğunu düşünmesem de Sayonara’nın belki de tek eksiği Türkçe dil desteğinin olmaması.

August 11, 2017

Qmmp Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Qmmp (Qt Multi Media Player), açık kaynak ve Qt tabanlı ses formatlarını oynatabilen bir yazılımdır. Arayüzü Winamp ve Xmms’e benzemektedir.  Hatta benzemekle kalmayıp, üstüne bir de Winamp’ın skinlerini de destekliyor. Eklenti desteğiyle birlikte de yeni özellikler ekleyebilirsiniz. Qmmp’i müzik dinlediğiniz diğer uygulamalarla kıyaslama yapmak doğru değil. Benim gibi yıllarca Winamp

August 10, 2017

GLXOSD Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

GLXOSD ile oyunlar için yapılan Benchmark testlerindeki gibi FPS’yi, CPU ve GPU sıcaklığı gibi bilgileri görebilirsiniz. MSI Afterburner/RivaTuner OSD’ye benzer özellikleri sunmayı amaçlamaktadır. Linux’te GLXOSD Kurulumu Nasıl Yapılır? GLXOSD'yi 64-bit için kurmak istiyorsanız aşağıdaki komutları kullanın. Multiarch: 32-bit ve 64-bitlik paketlerin aynı sistemde kullanılmasını sağlayan

August 08, 2017

Kernel 4.12.5 nasıl yüklenir?

Aslında Debian, Ubuntu ve tüm türevleri ile Linux Mint sürümleri için güncel Linux çekirdeğine nasıl yükseltme yapılacağını irdeleyen bir yazı yazmış olduğumuz için bu tür özel yazılar yazmamıza gerek olmamasına karşın, kullanıcılardan gelen beklentiler nedeniyle hâlâ böyle yazılar yazıyoruz. Linux’un en son yayınlanan kararlı sürümü 4.12.5; 6 Ağustos 2017 tarihi itibariyle duyuruldu. Kernel 4.12.5’in resmi duyurusunu Greg Kroah-Hartman yaptı. Bu yazıda, 4.12.5 Linux çekirdeğinin nasıl yükleneceğine değineceğiz. Bilindiği gibi, bir Linux çekirdeğini derlemek çok zor olduğundan, Canonical, tüm çekirdek sürümlerini .deb paketleri olarak paketliyor ve bunları kernel.ubuntu.com deposu aracılığıyla Ubuntu veya Ubuntu tabanlı sistemleri kullananların kullanımına sunuyor. Bunun için, Canonical’ın kernel.ubuntu.com deposu aracılığıyla kullanıma sunduğu .deb paketlerini kullanacağız. Söz konusu işlemleri yaparken; temel olarak Ubuntu ile Linux Mint, Elementary OS, Pinguy OS, Deepin, Peppermint, LXLE, Linux Lite, Voyager gibi Ubuntu türevi dağıtımları hesaba kattığımızı hatırlatalım.

32 bit sistemler için: 4.12.5 Linux çekirdeği 32 bit sistemlere aşağıdaki gibi yüklenir. İlkin gerekli paketleri indiriyoruz:

cd /tmp

wget \kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.12.5/linux-headers-4.12.5-041205_4.12.5-041205.201708061334_all.deb \

wget \kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.12.5/linux-headers-4.12.5-041205-generic_4.12.5-041205.201708061334_i386.deb \

wget \kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.12.5/linux-image-4.12.5-041205-generic_4.12.5-041205.201708061334_i386.deb

Şimdi 4.12.5 Linux çekirdeğini yükleyelim:

sudo dpkg -i linux-headers-4.12*.deb linux-image-4.12*.deb

Eğer gerek duyarsanız daha sonra çekirdeği kaldırmak için bu sayfadan yararlanabilir ya da aşağıdaki komutu verebilirsiniz.

sudo apt-get remove linux-headers-4.12* linux-image-4.12*

64 bit sistemler için: 4.12.5 Linux çekirdeği 64 bit sistemlere aşağıdaki gibi yüklenir. İlkin gerekli paketleri indiriyoruz:

cd /tmp

wget \kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.12.5/linux-headers-4.12.5-041205_4.12.5-041205.201708061334_all.deb \

wget \kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.12.5/linux-headers-4.12.5-041205-generic_4.12.5-041205.201708061334_amd64.deb \

wget \kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.12.5/linux-image-4.12.5-041205-generic_4.12.5-041205.201708061334_amd64.deb

Şimdi 4.12.5 Linux çekirdeğini yükleyelim:

sudo dpkg -i linux-headers-4.12*.deb linux-image-4.12*.deb

Eğer gerek duyarsanız daha sonra çekirdeği kaldırmak için bu sayfadan yararlanabilir ya da aşağıdaki komutu verebilirsiniz.

sudo apt-get remove linux-headers-4.12* linux-image-4.12*

August 04, 2017

Linux Sunucuya SSH Bağlantı Sonrası Uyarı Postası Gönderme

Sunucunuza yetkisiz bağlantı yada ssh bağlantılarını takip edebilme gibi bir çok neden için, özellikle root kullanıcıyla bağlantıları takip edebilmek ve gözlemleyebilmek için bağlantı sonrası uyarı isteyebilirsiniz ki genelde bu yöntem e-postayla uyarı olur. Bunun için aşağıdaki aşamaları gerçekleştirdiğinizde, ilgili user için login sonrası uyarı maili alacaksınız. Bu işlemi mailx uygulamasını kullanarak ve ardından .bashrc dosyasında...

Continue Reading

Linux Bash (PS1) Prompt Özelleştirme – KullanıcAdı, Hostname Renklendirme

Bu işlem için atanan parametre PS1 değişkenidir. Konsol yada ssh ile Linux sunucusuna login olduğunuzda komut satırı genelde standart aşağıdaki gibi açılır. Ubuntu da aşağıdaki gibi, Biz bunu özelleştirip kendimize göre daha ilgi çekici hale getireceğiz. > echo #PS1 derseniz halihazırda kullanılan değişken parametrelerini görebilirsiniz. Değiştirmek için PS1 değişkenini aşağıdaki gibi komut satırına girebilir. Bu...

Continue Reading

Gerçek Zamanlı Strateji Oyunu [0 A.D. Empires Ascendant]

0 A.D., gerçek zamanlı, açık kaynak ve ücretsiz bir strateji oyunudur. Sitesinde, bazı kişilerin oyunun kopyalarını sattığını görseniz de her zaman ücretsiz olacağı belirtilmiş. Windows, OS X ve Linux’te çalışabiliyor. Uluslararası, gönüllü oyun geliştirici ekibi olan Wildfire Games tarafından geliştiriliyor.  0 A.D. Empires Ascendant Kurulumu Nasıl Yapılır? Oyunun resmi PPA’sını

August 03, 2017

I-Nex Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

I-Nex, donanımınızla ilgili bilgileri detaylı bir şekilde görebilmenizi sağlayan ücretsiz bir yazılımdır. Windows’ta kullanılan CPU-Z’in Linux’teki alternatifi diyebiliriz. I-Nex, donanım bilgisini gösteren diğer yazılımlarla karşılaştırıldığında daha iyi organize edilmiştir ve bilgileri daha hızlı görüntüler. Sekmeler sayesinde anlaşılması daha kolaydır. Not: Ubuntu/Linux Mint haricinde

Rainlendar Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Rainlendar, önemli etkinliklerinizi ve yapılacaklar listenizi transparan bir arayüzle masaüstünüzde görebileceğiniz, özelleştirilebilir bir takvim uygulamasıdır.  Rainlendar’ın Özellikleri: Yapılacaklar listesi veya etkinlikler hazırlayabilir Alarm ile etkinlikleri hatırlatma özelliğine sahip Temalar ile kendi zevkinize göre özelleştirilebilir En çok kullanılan takvim formatını kullanır.

August 02, 2017

NetBeans IDE Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

NetBeans IDE, Java, JavaScript, HTML5, PHP, C/C++’la hızlı ve kolay bir şekilde masaüstü, mobil ve web uygulamaları geliştirebilirsiniz. NetBeans IDE ücretsiz ve açık kaynak kodludur.  NetBeans’in Desteklediği Teknolojiler: NetBeans Platform SDK, Java SE, Java FX, Java EE, Java ME, HTML5/JavaScript, PHP, C/C++, Groovy Linux’te NetBeans Kurulumu Nasıl Yapılır? 1- İlk önce Oracle Java’yı

Üniversitede Çalışmanız Durumunda Özgür Yazılımın Yayınlanması

Özgür Yazılım Hareketi’nde, bilgisayar kullanıcılarının kullandıkları yazılımı değiştirme ve yeniden dağıtma özgürlüğüne sahip olmaları gerektiğine inanmaktayız. Özgür yazılımdaki “özgür” (çn. “free”) ifadesi özgürlüğe atıf yapmaktadır: Kullanıcıların, yazılımı çalıştırma, değiştirme ve yeniden dağıtma özgürlüğünün olduğu anlamına gelmektedir. Özgür yazılım insanlığın ortak bilgi birikimine katkıda bulunurken, özgür olmayan yazılım buna katkıda bulunmaz. Bu nedenle üniversiteler, bilim adamlarını ve burslu öğrencilerini çalışmalarını yayınlamaları konusunda yüreklendirdikleri gibi, insanlığın ortak bilgi birikiminin gelişmesi için özgür yazılımı da yüreklendirmelidir.

Ne yazık ki, üniversite yöneticileri, yazılıma (ve bilime) karşı tutucu bir yaklaşıma sahiptir; programları gelir kaynağı olarak görmekte, insanlığın ortak bilgi birikimine katkıda bulunacak fırsatlar olarak görmemektedirler. Özgür yazılım geliştiricileri, hemen hemen 20 yıldır bu eğilimle mücadele etmektedir.

1984 yılında GNU işletim sistemini geliştirmeye başladığında, yaptığım ilk şey, MIT’deki görevimi bırakmaktı. Bunu özellikle, MIT lisans ofisinin GNU’yu özgür yazılım olarak yayınlamamı engellememesi için yaptım. Değişiklik yapılmış tüm sürümlerin özgür yazılım olmasını sağlayan GNU’da programların lisanslanması için bir yaklaşım planladım, bu GNU Genel Kamu Lisansına (GNU GPL) evrilen bir yaklaşımdır ve kullanmama izin vermeleri için MIT yönetiminden ricada bulunmak zorunda kalmak istemiyordum.

Yıllar geçtikçe, yazılımı yalnızca satılacak bir şey olarak gören yöneticilerle nasıl başa çıkılacağına ilişkin öneriler için, üniversite üyeleri, sıklıkla Özgür Yazılım Vakfı’na geldiler. Özel olarak finansmanı sağlanan projeler için bile iyi bir yöntem, çalışmalarınızın, GNU GPL altında yayınlanan mevcut bir programı esas almasıdır. O zaman yöneticilere şunu söyleyebilirsiniz: “GNU GPL altında olmadığı takdirde değiştirilmiş sürümü yayınlamamıza izin verilmemektedir, başka herhangi bir yol, telif hakkı ihlali olacaktır.” Dolar işaretleri gözlerinden silindikten sonra, genel olarak bunu özgür yazılım olarak yayınlamaya razı olacaklardır.

Ayrıca finans sponsorunuzdan da yardım isteyebilirsiniz. NYU’daki bir grup, Amerikan Hava Kuvvetleri’nden destekle GNU Ada Derleyicisini geliştirdiğinde, sözleşme, çalışmanın sonucunda ortaya çıkan kodun, Özgür Yazılım Vakfı’na bağışlanmasını gerektirmiştir. Düzenlemeyi ilk olarak sponsorla çalışın, daha sonra kibar bir şekilde, üniversite yönetimine, yeniden pazarlığa açık olmadığınızı gösterin. Üniversite yönetimi, sözleşmesiz olmasındansa, özgür yazılım geliştirmek için sözleşmeli çalışmayı tercih eder, bu nedenle, muhtemelen devam edeceklerdir.

Ne yaparsanız yapın, hususu erken ele alın, kesinlikle programın yarısı bitmeden önce ele alın. Bu noktada, üniversitenin size hala ihtiyacı vardır, böylece sert oynayabilirsiniz: Yazılımın özgür yazılım olması konusunda (ve sizin özgür yazılım lisansı tercihiniz konusunda) fikir birliğine varmışlarsa, yönetime programı bitireceğinizi, kullanılabilir hale getireceğinizi söyleyin. Aksi takdirde bu konu üzerine, hakkında bir makale yazmaya yetecek kadar çalışacaksınız ve yayınlamaya yetecek kadar iyi bir sürümü asla oluşturamayacaksınız. Yöneticiler, tercihlerinin, üniversiteye kredi sağlayan özgür bir yazılım paketi olduğunu bildiklerinde, genellikle ilk söz edileni seçeceklerdir.

Üniversitelerin hepsinin tutucu politikaları yoktur. Ön tanımlı olarak, Teksas Üniversitesi, geliştirilen tüm yazılımlarının, GNU Genel Kamu Lisansı altında özgür yazılım olarak yayınlanması politikasına sahiptir. Brezilya’daki üniversiteler ve Hindistan Haydarabat’taki Hindistan Bilgi Teknoloji Enstitüsü, GPL altında yazılımın yayılmasına ilişkin politikalara sahiptir. İlk olarak fakülte desteği geliştirilerek, üniversitenizde bu gibi bir politikayı kurabilirsiniz. Bu konuyu, ilkelerden biri olarak sunun: üniversite insanlığın ortak bilgi birikimini geliştirme görevine sahip midir ya da tek amacı kendi varlığını sürdürmek midir?

Hangi yaklaşımı kullanırsanız kullanın Özgür Yazılım Hareketi’nde yaptığımız gibi kararlılığı ve etik bir perspektifi benimsemenize yardımcı olur. Toplumsal etik anlayışı içinde davranmak için yazılım, tüm toplum için, özgürlükte olduğu gibi, özgür olmalıdır.

Birçok özgür yazılım geliştiricisi, bunu yapmalarının uygulamaya yönelik pratik nedenlerini itiraf etmektedir: yazılımı daha güçlü ve güvenilir hale getirmek için bir yol olarak diğerleriyle yazılımı paylaşma ve onlara değiştirme izni vermeye taraftardırlar. Bu değerler, özgür yazılım geliştirmek için sizi yüreklendiriyorsa, katkınız için teşekkür ederiz. Ancak üniversite yöneticileri, programı özgür olmayan hale getirmeniz için sizi kandırmaya çalıştıklarında, bu değerler size sağlam bir dayanak olmayacaktır.

Örneğin, size şunu söyleyebilirler “Alabileceğimiz tüm parayla, bunu daha bile güçlü ve güvenilir ” Bu ifade, sonunda doğru çıkmayabilir ancak bunu çürütmek zordur. “yalnızca akademik kullanım için ücretsiz” şeklinde sunmak için bir lisans önerebilirler, bu da halka, özgürlüğü hak etmediklerini söyler ve bunun akademik işbirliğini sağlayacağını iddia ederler ve ihtiyaç duyduğunuz tek şeyin bu olduğunu söylerler.

Faydacı değerlerden başlarsanız, bu çıkışsız önerileri reddetmek için iyi bir neden sunmanız zordur ancak dayanağınızın temeli etik ve politik değerler olursa, bunu kolayca başarabilirsiniz. Kullanıcıların özgürlüğüne mal olacak şekilde bir programın güçlü ve güvenilir kılınmasının iyi tarafı nedir? Üniversitelerin dışında olduğu kadar içinde de özgürlük uygulanmamalı mıdır? Özgürlük ve toplum hedefleriniz arasındaysa, yanıtlar açıktır. Özgür yazılım kullanıcıların özgürlüğüne saygı duyarken, özgür olmayan yazılım bu özgürlüğü yadsır.

Hiçbir şey sizin kararınızı, toplumun özgürlüğünün sizlere bağlı olduğunu bilmek kadar güçlendiremez.

gnu.org

Devamı için Richard M. Stallman’ın Özgür Yazılım, Özgür Toplum adlı kitabını inceleyiniz.

July 27, 2017

IntelliJ IDEA Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

IntelliJ IDEA Java'da bilgisayar yazılımı geliştirmek için kullanılan bir tümleşik geliştirme ortamıdır (IDE). JetBrains (resmi adı ile IntelliJ) şirketi tarafından geliştirilmektedir. Hem Apache 2 lisansı altında yayınlanan Community (topluluk) sürümü hem de sahipli Ultimate (ticari) sürümü bulunmaktadır. Her ikisi de ticari amaçlı geliştirmelerde kullanılabilmektedir. IntelliJ IDEA

July 24, 2017

İnternet’ten Önce Fikri Mülkiyet Hakları

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, Fikir ve Sanat Eserleri Kanunu’nun çağın gereklerine göre güncelleneceğini duyurdu ve yasa tasarısını (http://www.telifhaklari.gov.tr/kanuntasarisi/resources/documents/5846-SAYILI-FIKIR-VE-SANAT-ESERLERI-KANUNUNDA-DEGISIKLIK-YAPILMASINA-ILISKIN-KANUN-TASARISI.docx) kamuoyunun görüş ve önerilerine sundu. Penguen dergisinin kapanacağını duyurmasıyla gelişen tartışmanın da gösterdiği gibi yasa, toplumunun birçok kesimini yakından ilgilendiriyor.

İlk sayısı 25 Eylül 2002’de yayımlanan Penguen dergisi mayıs ayında okurlarına veda etti. Penguen tarafından yapılan açıklamada kapanma nedeni olarak okuma alışkanlığının kaybedilmiş olması gösteriliyordu. Bilişim teknolojileriyle beraber dergi ve gazete okuma alışkanlığının azalması basını olumsuz etkilemiş ve bu durum, Türkiye’nin özgün koşullarıyla birleşince gazeteci ve mizahçıların çalışma koşullarını daha da zorlaştırmıştı. Sitem etmiyoruz deseler de veda mesajında mizahseverlere bir sitem vardı: (https://www.penguen.com/penguendenmesaj):

Bunun üstüne bir de kendileri bir şey üretmeden karikatürlerimizi izinsiz yayımlayan, bizim işlerimizin üzerinden reklam geliri toplamaya çalışan siteleri, sosyal medya hesaplarını da ekleyin. Aman yanlış anlaşılmasın, bu yüzden okurlarımıza sitem içinde değiliz. Nerede olursa olsun karikatür okumak isteyen okurlarımızı anlıyoruz, kendi sayfalarında karikatürlerimizi arkadaşlarıyla paylaşan okurumuzun heyecanı da hoşumuza gidiyor. Ama durum bu, keşke dergi Facebook’taki like’larla çıkabilseydi. Şu yaşadığımız zorluklar da yeni değil, aslında yıllar önce zorlanmaya başladık. Özveriyle ancak buraya kadar gelebildik.

Daha sonra Uykusuz’dan Ersin Karabulut da benzer bir serzenişte bulundu (http://www.birgun.net/haber-detay/penguen-in-kapanmasina-iliskin-uykusuz-dan-aciklama-157322.html):

Yine de instagramdaki milyon takipçili karikatür sayfalarının adminine “paylaşım için teşekkürler :)”, “emeğe saygı” filan yazmakta son derece serbestsiniz tabii, ama orada emek harcayan kişinin, derginin içeriğinin fotoğrafını çekip hesabına yükleyen kişi değil de, espriyi bulmak için dirsek çürüten, oturup çizen, çinileyen, renklendiren, balonlarını yazan, matbaada makineleri yağlayan, dergi balyalarını taşıyan insanlar olduğunu da hatırlamanızı isterim.

Haklıydı;karikatürleri web’den takip edenler çoğunlukla bununla yetiniyor ve mizah dergilerini satın almıyordu. Gazete ve dergilerin herhangi bir sermaye grubuna dayanmadan ayakta kalabilmesi için okurlarının da onları desteklemesi gerekiyordu; ama okur sorumsuz davranıyordu. Sonra Penguen’in bir başka karikatüristi, Serkan Yılmaz, Twitter adresinden “Kral Çıplak!” dercesine Penguen’in şirketleşme sürecini ve çalışanların karşısına çıkartılan telif haklarından feragat sözleşmelerini yazdı (https://twitter.com/yilmazserkan/status/860990728243220480). Uykusuz’un eski karikatüristi Yılmaz Aslantürk de Birgün’de yayınlanan röportajında karikatüristlerle dergi yönetimleri arasındaki telif sorunlarına dikkati çekiyordu (http://www.birgun.net/haber-detay/otisabi-nin-yaraticisi-yilmaz-aslanturk-muhalefet-etmek-isteyen-bir-yolunu-bulur-yeter-ki-niyet-olsun-158435.html).

Mizah dergileri ve karikatüristler bağlamında su yüzüne çıkan FMH (Fikri Mülkiyet Hakları) sorunsalı, teknoloji transferi ve bunun ekonomiye etkisinden biyokorsanlık ve gelişmekte olan ülkelerin doğal kaynaklarının yağmalanmasına, internetten indirilen film ve müzikleri engellemeye çalışan eğlence endüstrisinden bilgisayarlarımızdaki (PC, dizüstü bilgisayar, akıllı telefon, tablet vs) yazılımların mülkiyetine kadar insan yaşamında giderek daha fazla belirleyici oluyor. Bu nedenle, May ve Sell’in (2006) belirttiği gibi FMH yalnız avukatların değil, sıradan insanların da tartışma konusu haline gelmiş durumda.

Örneğin, Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı’nın yeni yasayla ilgili hedeflerini açıklarken şöyle diyor (http://www.milliyet.com.tr/bakan-acikladi-korsanla-savas-ekonomi-2443718/):

İnternette usulsüz kullanımla ilgili maddeler var. Mesela bir sanat eserini korsan, yasa dışı bir şekilde kullanıyorsanız meslek birliğiyle birlikte sizin internet kullanımınızı yavaşlatmaktan internete erişiminizi yasaklamaya kadar bir dizi tedbir öngörülüyor.

Bu yalnızca vatandaşların erişim hakkının FMH nedeniyle kısıtlanabileceği ve engellenebileceği anlamına gelmiyor. Türkiye Korsan Parti Hareketi’nin basın açıklamasında belirtildiği gibi internet kullanıcılarının FMH’ye aykırı hareketlerini tespit arzusu beraberinde daha sıkı gözetim getirecektir. Çünkü usulsüz kullanımları engelleyebilmek için kimin hangi filmi izinsiz izlediğinin veya indirdiğinin bilinmesi gerekecektir (http://www.turk-internet.com/portal/yazigoster.php?yaziid=56028). Mayıs ayındaki bir başka haberde de Microsoft’un Windows 10’da torrent indirimini engelleme hazırlığı içinde olduğu duyuruldu (http://www.hurriyet.com.tr/internetten-korsan-film-indirenlere-microsofttan-kotu-haber-40458010). Kullanıcılar hem hukuksal hem de teknik kıskaca alınıyorlar.

FMH tartışmasını öteledikçe sorun daha da büyüyor. Artık FMH’nin karşı olduğumuz yönlerini açık seçik ve hırsızlık suçlamaları karşısında ezilip büzülmeden net olarak ifade etmemiz gerekiyor. Bilim ve Gelecek’in Mayıs sayısında yer alan Sci-Hub hakkındaki iki yazıda olduğu gibi eylemimizin haklı olduğunu düşünüyorsak bunun arkasında durabilmeliyiz. Bir yanda okuyucusunun üretiminde harcanan emeği dikkate almayarak sorumsuzca paylaştığı karikatürler yüzünden maddi zorluklar yaşayan dergiler, diğer yanda ise haksız telif sözleşmelerini imzalamaya zorlanan karikatüristler/sanatçılar var. Bir yanda FMH’nin sağladığı bireysel ödüllerin bilimsel araştırmaları teşvik ettiğini söyleyenler diğer yanda bilimin gelişmesi için bilimsel çalışmalara açık erişim hakkını savunanlar var. Kim haklı?

Bu yazıda, FMH’nin yarar ve zararları yerine ortaya çıkışını ve gelişimini tartışacağım. May ve Sell’in (2006) savunduğu gibi FMH kendiliğinden gelişen hukuksal bir süreç olmamış, yüzyıllardır devam eden politik müdahalelerle şekillenmiştir. Buna karşın sözkonusu olumsal süreç ve FMH’nin fikri mülkiyetin kendisini yarattığı göz ardı edilerek başka bir tarih anlatılmaktadır. Karl Polanyi, Büyük Dönüşüm adlı kitabında “emek, toprak ve paranın meta tanımının tümüyle hayal” olduğunu ve piyasaları bu hayal yardımıyla örgütlediğini yazmaktadır. May ve Sell (2006), aynı tezin FMH için de geçerli olduğunu savunmaktadır.

Walter Hamilton mülkiyetin kendisinin doğal olmaktan uzak olduğunu, yasaların mülkiyeti korumadığını, koruduklarını mülkiyet olarak adlandırdıklarını savunur (Hamilton’dan aktaran Cribbet, 1986). Genel olarak mülkiyet ve onun bir biçimi olan özel mülkiyet tartışmasını şimdilik bir kenara bırakalım; acaba şeyler ve fikirler arasında mülkiyet bağlamında bir süreklilik olduğu tezi ne kadar doğrudur? Şeyler ve kaynakları kapsayan mülkiyet ilişkisi fikir ve sanat ürünleri için geçerli olabilir mi? Bu soruya yanıt vermeden önce ‘mülkiyet nedir?’ sorusuna yanıt vermek gerekiyor.

Mülkiyet, bir şeyin kullanımını veya kaynakların dağıtımını yöneten bir toplumsal ilişkidir. Mülkiyet, yalnızca belirli bir şeye ya da kaynağa sahip olan bir kişi ya da grubun kullanım hakkını ve sınırlarını değil, kaynağa sahip olmayanların mülk konusu şey ya da kaynak üzerindeki haklarını da ifade eder. Bu nedenle, mülkiyet ilişkisi sadece A kişisin (veya grubunun) X’e sahip olduğuna işaret etmekle yetinmez, B kişisinin (veya grubunun) haklarını da içerir. A’nın X üzerinde ucu açık ama sınırsız olmayan hakları vardır ve bu ayrıcalığına dayanarak B’nin X’i kullanımını denetleyip sınırlayabilir. Ancak bir mülkiyet ilişkisinde A’nın bu denetimi yapabilmesi için izinsiz kullanımı denetleyen, toplumsal olarak kabul edilmiş kuralların bulunması gerekir. Bu kurallar, “çalmayacaksın”ı içerecek şekilde cezai ya da sivil yaptırımlar içermelidir. Ancak “çalınacak” bir şey yoksa mülkiyetin varlığından da söz edilemez. Çalınabilirliğin yanında kıtlık da mülkiyet ilişkisinin önemli bir bileşenidir. Herhangi bir kıtlıktan söz edilemiyorsa bir kaynağın parsellenmesinin de anlamı olmayacaktır. İki kişi aynı anda bir küreği kullanamadığı veya bir miktar toprak sadece sınırlı sayıda kişiyi doyurabildiği için mülkiyet iddiası ortaya atılabilmektedir. Doğal olarak bir fikir ve sanat eserinin kıtlığı gibi bir sorun yoktur; eksilmeden, aynı anda, birden fazla kişi tarafından kullanılabilir. Bu nedenle, maddi şeylerin ve kaynakların mülkiyeti ile fikir ve sanat eserlerinin mülkiyeti arasında doğal bir süreklilik yoktur. FMH, maddi şeylerin mülkiyetinde olduğu gibi A ve B’nin X’e göre ilişkisi bağlamında ortaya çıkmayacak, yapay bir kıtlık ve çalınabilirlik özelliği yaratarak bu ilişkiyi kendisi yaratacaktır. Hatta oluşum sürecinde A’nın kimliği (‘mucit kimdir?’, ‘yenilik nedir?’ sorularının yanıtlarında olduğu gibi) veya nelerin X olabileceği (canlı organizmaların ve yazılımın patent kapsamına alınması gibi) de değişiklik gösterecektir.

FMH sayesinde A, X’e sahip olur ve B’ye karşı onun etrafını çitleyebilir. Böylece A, X’in kullanımdan kira talep edilebilir; kaybının telafisini isteyebilir; X üzerindeki hakkını piyasada başka birine transfer edebilir. FMH, en yaygınları patent ve telif hakkı (copyright, doğrusu kopyalama hakkı!) olmak üzere, marka, ticari sır gibi biçimlerde karşımıza çıkabilir. FMH’nin fiziksel mülkiyetten en önemli farkı, süreli olmasıdır. Toplumsal çıkarlar dikkate alınarak A’nın X’e sahip olma süresi sınırlanır, bu sürenin dolmasından sonra A ve B’nin X üzerindeki hakları eşitlenir.

Bir düşüncenin patentlenebilir olması için yeni olması, bir buluş basamağı içermesi ve sanayiye uygulanabilir olması gerekmektedir. Patent sahibi patentini kaydettirir; ilgili kurum onu kayıt altına aldıktan sonra isteyenler patentlenen fikri belirli koşullar altında kullanabilir. Bir düşüncenin patentlenerek paylaşılmış olmasıyla hem kamuoyu ilgili fikirden haberdar olma ve faydalanabilme şansına kavuşur hem de patent sahibi çalışmasının ödülünü alır. A’nın buluşundan ötürü ödüllendirilmesi kabul edilebilir bir durumdur. Asıl tartışma konusu X’in patentlenebilirlik kriterlerini sağlayıp sağlamadığı ya da patent kapsamına alınmasının toplum yararına olup olmayacağıdır.

Telif hakkı patentlerden farklı olarak ürünün ortaya çıkışıyla devreye girer. Telif hakkıyla korunan eserler, patentlerle korunan buluş ve yenilikler kadar sosyoekonomik gelişmeyle doğrudan ilgili olmadıklarından günümüzdeki süresi patentlere göre çok daha uzundur (Telif hakkı, eser sahibi yaşadığı sürece ve ölümünden itibaren 70 yıl geçerlidir). Markalar, bir ürünü diğerlerinden ayırmaya yarayan işaretler içerir. Ticari sırlarda ise kamuoyunun bilgisi dahilindeki bir bilginin korunması değil gizli bir bilginin saklanması söz konusudur.

FMH’nin bir ucunda A’nın (mülkiyet iddiasında olan) çıkarları vardır diğer ucunda B’nin (toplum) hakları vardır. FMH’nin sadece bir avuç insan için değil de toplumun geneli için faydalı olduğunu ispatlayabilmek için yoğun çaba harcanmaktadır. Buna yönelik ahlaksal bir ortam oluşturmak ve meşruluk sağlamak için en çok başvurulan söylemlerden biri Locke’tan esinlenmekte, doğanın iyileştirilmesi için kullanılan emeğin ödüllendirilmesi tezini öne sürmektedir. Mülkiyet, kişinin çalışmasını özendiren bir olgudur ve insan çalışmasının meyvesini almalıdır. Meşrulaştırma amacıyla kullanılan bir diğer söylemin kaynaklarını ise Hegel’de bulmak mümkündür. Hegel’de mülkiyet, insanın doğa üzerindeki hakimiyetini ve toplumsallaşmasını ifade etmektedir. Avrupa kıtasında, yaratıcının eser üzerindeki vazgeçilemez haklarının ahlaki temellerini oluşturur. Bu haklar, eser transfer edildikten sonra da devam eder. Üçüncüsü ise daha pragmatiktir, kaynakların en verimli kullanımını ifade eder. FMH’yi politik değil, teknik bir konu olarak göstermeye özen gösterir. Birinci ve üçüncünün karışımı olarak FMH’nin inovasyonu desteklediği tezi de sıkça ortaya atılmaktadır. Bu tezlerde, önce yeniliklerin bir bedeli olması gerektiği öne sürülerek kıtlık sorunu yaratılır; sonrasında da toplumsal verimlilik için bilginin piyasa mekanizmalarına tabi olması gerektiği savunulur. Enformasyon bir mülk olmazsa, onu yaratmak için bir itki olmayacaktır. Bunun ardındaki ön kabul insanın yaratmaya iten şeyin bireysel ödül elde edebilme arzusu olduğudur. Kıt olan, yaratıcı düşüncelerdir ve onları harekete geçiren mülkiyet tutkusudur. Patentler ve telif, inovasyonu artırmak için icat edilmiş toplumsal inovasyonlar olarak görülür. Ancak bilginin üretiminin sadece bireysel ödül üzerine kurulu bir sistemde mümkün olduğunu savunan tezler bilginin toplumsal bağlamını ve ortak mirası reddetme ya da en azından değersizleştirme amacı gütmektedir (May ve Sell, 2006).

Yazının devamında, FMH’nin oluşumuyla ilgili tarihsel örnekleri ele alacağım. Bu yazıda, İnternet ve TRIPS’e (Ticaretle Bağlantılı Fikri Mülkiyet Anlaşması) kadar olan dönemden örnekler aktaracağım. TRIPS ve İnternet konusunu başka bir yazıda tartışacağım. FMH’nin tarihsel gelişimi incelendiğinde düz bir hat üzerinde gelişmediği, farklı yer ve zamanlarda bazen korumacı bazen de rekabetçi politikaların belirginleştiği görülüyor. Geçen sayıda yer alan Sci-Hub ile ilgili yazılarda belirtildiği gibi Rusya, Çin ve İran’ın FMH karşısında çok daha esnek olması bir rastlantı değil, tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir olgudur. Bunun yanında tarih, FMH’nin oluşumunda yalnız devletlerin değil FMH’nin yanında veya karşısında yer alan diğer aktörlerin (loncalar, şirketler, aktivist gruplar) mücadelesinin de etkili olduğunu göstermektedir. Ayrıca bu süreçte, teknolojik gelişmeler ve bilgi/enformasyon hakkındaki düşünceler FMH ile sürekli etkileşim halindedir. FMH’yi etkiledikleri gibi FMH’deki kurumsallaşmalardan da etkilenmektedirler (age).

FMH’nin Ortaya Çıkışı

FMH’nin yasal tanımları ortaya çıkmadan önce de değerli enformasyon/bilgi kontrol edilmek istenmiştir. Hatta yazıyı bilmeyen toplumlarda büyü bilgisi saklanmakta ve sırlar yalnızca belirli kişilerle paylaşılmaktadır. Ayrıca daha sonra ortaya çıkan, malların belirli sembollerle işaretlenmesi FMH’nin ilk örnekleri olarak kabul edilebilir. Bu işaretler, malın kime ait olduğunu göstermesinin yanında ürünün güvenilirliğini ve zanaatçının ustalığını da ifade etmektedir. Yunan şehir devletlerinde bazı malların onu yapan kişinin adıyla anılması bazı zanaatçıların mallarının daha değerli hale gelmesinin önünü açan bir uygulama olmuştur (age).

Bunun yanında Eski Yunan’da ilk kez, şairler yazdıkları şiirler için bir ücret talep etmiş ve bu nedenle kimi yazarlar tarafından açgözlülükle suçlanmıştır. Bu dönemde, sanat ürünlerinin metalaşmasının yanında sanat yaratıcısı birey kavramı da oluşmaya başlamaktadır. Fakat günümüzdeki anlamıyla FMH’nin ortaya çıkışı pazara yönelik etkinliklerin artmasıyla Roma İmparatorluğu dönemine rastlar. Roma döneminde de markalar üreticinin dürüstlüğünü simgeleyen işaretler olsa da markaların kötü niyetli kişilerce kullanımını engelleyen yasal bir sınırlama yoktur. Ancak böyle bir durumda alıcının, sahte işaretler kullanan satıcıyı dolandırıcılık nedeniyle dava etme hakkı vardır. Eski Yunan’da olduğu gibi Roma’da da yazarlar üst sınıflar tarafından korunmaktadır ve eserlerinin çoğaltılmasından doğrudan bir ücret talep etmemektedir. Romalılar’da bu durum yavaş yavaş değişmiş ve bazı yazarların eserlerinin satışından pay talep ettiği yeni iş modelleri çıkmıştır. Yazarlar, eserlerinin yeniden üretimi ve dağıtımı hakkında yayıncılarla sözleşmeler yapmaya başlar. Ayrıca Romalılar’ın yazarın eserin bütünlüğünün korunması ve yeniden üretim haklarını birbirinden ayırdığı görülmektedir. May ve Sell (2006), Roma’da FMH’nin prototip olarak var olduğunu belirtirken Roma Hukuku’nda bu konuda bir davaya rastlanmadığını da eklemektedir.

Roma İmparatorluğu’nun çöküşünden sonra da bilgiyi kontrol etme arzusu kaybolmamış ve özellikle lonca faaliyetlerinde daha da kuvvetlenmiştir. Orta Çağ’da loncalar, markalarla ve üretim bilgisini saklayarak lonca dışından gelebilecek rekabetin önünü kesmeye çalışmıştır. Bu dönemde, lonca içi rekabeti düzenleyici uygulamalar da vardır. Örneğin, bir lonca üyesi yeni bir desen ortaya çıkarmışsa bunun diğerlerince kullanılmaması gerektiği belirtilmekte ve bunun izinsiz kullanımı “çalmak” kelimesi ile ifade edilmektedir. Loncaların bilgiye bakışı ve bunu rekabetle ilişkilendirmesi patent fikrinin doğuşunda etkili olacaktır (age).

FMH’nin Avrupa’da kanunlaştırılmasından önce de hükümdarlar yeni ya da daha önce bilinmeyen uygulamalar ortaya koyanlara ayrıcalıklar tanımaktadır. Özellikle Orta Çağ’ın sona ermesiyle beraber kralların daha gelişmiş endüstriyel pratikleri ülkelerine getirmek için çaba harcadıkları ve bunu sağlayan kişilere geçici süreli ayrıcalıklar verdikleri görülmektedir. Amaç yetenekli zanaatçıları ve üretim bilgisini ülkeye çekmektir. Ayrıcalık tanınan kişinin sözkonusu bilginin mucidi olmasına da gerek yoktur; bilgiyi o bölgeye taşımış olması yeterlidir. Yöneticiler böylelikle bilginin sır olarak saklanmasındansa bilgi sahibi kişiyi geçici süre ayrıcalıklı kılarak bilginin toplumsallaşmasını ve daha yaygın kullanımını sağlamışlardır. Henüz günümüzdeki gibi patentlerden söz edilememesine karşın bu dönemde tanınan ayrıcalıkların belirli bir kapsamda ve süre için veriliyor olması sonraki tartışmalar için öğreticidir (age).

Patentlerin öncülü olan ayrıcalıkların, mucitlere değil, uygulayıcılara yönelik olması gibi ilk telif haklarının ortaya çıkışında da yazarlardan çok maddi araçları sağlayanların rolü vardır. Burke (2001) ilk telif hakkının 1486’da Marcantonio Sabellico’nun Venedik Tarihi adlı eserine verildiğini belirtmektedir. Ancak söz konusu hak sadece eserini kimin basacağına karar verme hakkıdır (May ve Sell, 2006). Mekanik basım, yayıncılık ve kitap satış endüstrilerinin ortaya çıkışıyla kitap ticaretinde bir patlama yaşanmıştır. Teknolojiyi elinde bulunduran basımcılar, kitapların basımından sonra aynı kitapların başkaları tarafından çoğaltımını yasal yollardan engelleme arayışına girmişlerdir. Bir zamanlar belirli ürünlerin üretimini tekellerine alarak rekabeti engelleyen loncalar gibi basımcılar da benzer bir tekel arayışı içindedir. Ama bu sefer gruplar değil, bireyler söz konusudur. Fakat burada vurgu hala basımcıların hakları üzerinedir. 1549’da basımcılar ve kitap satıcıları lonca altında örgütlenerek izinsiz kopyaların önüne geçmeye çalışırlar.

İlk patent, 1421’de Floransa’da Filippo Brunelleschi’nin mermer taşıma gemisine verilmiştir. Brunelleschi ilk başta kendi yaratıcılığının ürünü olan tasarımı paylaşmaya yanaşmamıştır. Ancak yetkililer, tasarımının kendi izni dışında hiç kimse tarafından kullanılamayacağı ve bu hakkının üç yıl geçerli olacağı garantisini verdikten sonra tasarımını paylaşmıştır. Bu ilk patent, modern patent sisteminin yenilik, geçicilik ve kapsam gibi özelliklerini içermektedir. Ancak geminin batmasıyla beraber ömrü de kısa olmuştur. İcat yapan ya da bir yeniliğe öncülük yapanlara verilen ayrıcalıklardan farklı ilk patent sistemi ise 1474’te Venedik’te ortaya çıkmıştır. Patent, icadın yeniliği ve yararlılığı incelendikten sonra onaylanacaktır. Geliştirilen patent sistemi, Venedik yöneticilerinin şehrin ekonomik gelişimiyle ilgilendiklerini ve bunda teknolojik yeniliklerin öneminin farkında olduklarını göstermektedir. Patent sisteminde toplumsal çıkarlar ve bireysel ödüller arasında bir denge gözetilmeye çalışılmıştır (age). Braudel (2004), patent kayıt sisteminde yer alan her on patentten dokuzunun şehrin sorunları ile ilgili olduğunu yazmaktadır: “…lagünlerde birleşen suyollarını seyrüsefere uygun hale getirmek; kanal açmak; suyu yükseltmek; bataklık alanları kurutmak…” (s. 391).

Venedik’te FMH’nin oluşumunda matbaanın özel bir yeri vardır. Birincisi, yeni basım teknikleri patentlerle ödüllendirilmiştir. İkincisi, yayınlarda telif hakkına doğru bir yönelim vardır. Üçüncüsü, bilginin artık hızla yayılabiliyor olması tekel oluşturmak için “gizliliğin” artık yeterli olamayacağını göstermiştir. Bilginin kitaplarda yer alması ve kullanılması, bilgiyi elinde bulunduranları yeni arayışlara itmiştir. Kısacası matbaanın oyunun kurallarını değiştirdiğini söyleyebiliriz. Bu bağlamda, FMH’nin ortaya çıkışında onu üretenlerin (ilk buluşu yapan mucit, kitabın yazarı) değil bilgiyi elinde bulunduran grupların (yeniliği bir ülkeye veya bölgeye getiren, kitabı basan) çıkarlarının söz konusu olduğuna dikkat etmek gerekiyor (May ve Sell, 2006).

İngiltere: Patent-Tekel ve Telif-Sansür Sarmalı

Venedik’teki FMH düzenlemeleri İngiltere’yi de etkilemiştir. Ama daha kapsamlıdır ve hem içeriği hem de sonuçları bakımından günümüzdeki düzenlemelerin ilkel biçimi olarak değerlendirilebilir. İngiltere’nin sosyal, politik ve ekonomik koşulları Almanya, İtalya ve Fransa ile karşılaştırıldığında modern patent sisteminin oluşturulması için daha elverişli bir zemin oluşturuyordu. İngiltere’de FMH politikalarının gelişiminde özellikle merkantilizm ve bununla ilişkili teknoloji ithali belirleyici oldu. 16. yüzyılda, I. Elizabeth döneminde hem ulusal sanayi güçlendirilmeye çalışılmış hem de ulusal güvenlik için yabancı ülkelerdeki zanaatçılar (Alman zırh yapım ustaları, İtalyan tersane işçiler) ülkeye davet edilerek teknoloji ithali gerçekleştirilmiştir. Bu zanaatçılara üretim tekniklerini yerel çalışanlara öğretmeleri karşılığında bazı ayrıcalıklar verilmektedir (18. yüzyılda ise gelişen uluslararası rekabet nedeniyle bu sefer kendi zanaatçılarının ülke dışına çıkışını yasaklayacaktı). Ayrıca, ülke ekonomisine zarar verebilecek aktif bir ticari alandaki patentlere nadiren izin verilmektedir. Fakat daha sonra saraya yakın olan bazı soylular belirli alanlarda tekel kurmak amacıyla, herhangi bir yenilik olmadan ayrıcalıklar elde etmeye başlar. Nişasta, tuz, kağıt, güherçile ve cam sektörleri saraya yakın kişilerin tekeline geçti ve fiyatlar aşırı yükselir. Halk arasında başlayan huzursuzluk nedeniyle, Kraliçe bu tekellerin bazılarına müdahale etmek zorunda kalır ve sonrasında mahkemelere Kraliçe tarafından verilen patentleri değerlendirme hakkı verilir (May ve Sell, 2006).

Fakat bu reformlar da yeterli olamamış ve sorun I. James döneminde de devam etmiştir. Yaşanılan sorunlardan ders alınarak 1624’te çıkarılan Tekel Yasası’nda patent sisteminin işleyişi yeniden düzenlenir. Bu düzenlemeler, patentlerin sadece yenilikleri ödüllendirmesi, yasalara aykırı olmaması, fiyatları yükselterek zarar verici olmaması gibi maddeler içermektedir. Yasada, krallığa yeni teknik fikirleri getirenler, bu kendi fikirleri olmasa da mucit olarak adlandırılmaktadır. Patent koruması 14 yıl geçerli olacaktır; bu süre de rastgele değildir. Çıraklık eğitimi 7 yıl olduğundan en azından iki kuşağın eğitilmesi hedeflenmektedir. Bu patent yasasındaki amaç da I. Elizabeth dönemindeki gibi İngiliz ticaretini geliştirecek yeniliklerin transferidir. Fakat kanundaki birçok maddenin günümüzdeki patent kanunlarıyla biçimsel benzerlikler göstermesine aldanmamak lazım. Örneğin, patent hakkının ilk mucide verilmesi gerektiği yazmaktadır ama ilk mucit o zaman için fikri ilk ortaya atan değil, ülkeye ilk getirendir. Günümüzdeki patenlerdeki yeni fikrinden farklı olarak da fikirsel bir yeniliği değil daha önce üretimde kullanılmamış olmayı ifade etmektedir (age).

Kraliyet, patent sistemini ekonomi politik çıkarları için bir araç olarak kullanmıştır. Üreticiler açısından bakıldığında ise patent almadaki amaç her zaman ayrıcalık arayışı olmamakta, insanlar bazen sadece yarışta saf dışı kalmamak için rakiplerinden önce patent almaya çalışmaktadır. Dolayısıyla patentlerin icatları artıracağından kuşku duyanlar da vardır. Francis Bacon ve Samuel Hartlib’e göre patentler yeterince başarılı değildir. İcatları artırmak için bir diğer öneri de devlet destekli araştırma kurumlarının kurulması olmuştur. 18. yüzyılda Kraliyet Derneği bu görevi kısmen yerine getirebilmiştir (age).

İngiliz basımcılar, Venedik’teki FMH uygulamalarından haberdardırlar. Venedik’te yayıncılığın bir lonca olarak örgütlenmesi İngiltere için de bir örnek olmuştur. 1557’de Londra Kırtasiyecileri Birliği’ne tekel hakkı verilir. Şirket, ciltçiler, kitap satıcıları ve basımcılardan oluşmaktadır. Kraliyet, ekonomik gerekçelerle matbaayı desteklemiş ama bunun kendi varlığı için bir tehlike oluşturduğunu da kısa sürede fark etmiştir. I. James, tekellere karşı bir duruş sergilemesine rağmen bilginin kontrolü gereksinimi dolayısıyla matbaayı bunun dışında bırakmıştır. Böylece Kraliyet, Birlik aracılığıyla yayınları kontrol edebilirken Birlik de bu ayrıcalığından ekonomik olarak yararlanacaktır. Bu dönemde hak sahibi olarak karşımızı basımcılar ve satıcılar çıkmaktadır. Yazarın hakkı henüz konuşulmamaktadır. Kraliyetin, sansür isteği vardır; ama Londra Kırtasiyecileri Birliği de ekonomik çıkarlarını korumak ve genişletmek için bunu körüklemektedir (Patterson, 1968). Bu dönemde çok daha yavaş olmasına rağmen sansürü kırabilmek için eserlerin bazen el yazmasıyla çoğaltıldığı da görülmektedir.

Teknolojinin yeni ve henüz az bulunur olması nedeniyle basımcılar birlikte daha ön plandadır; fakat teknolojinin yaygınlık kazanmasıyla kitap satıcıları daha baskın olmaya başlayacaktır. Daha sonra eserler yazarlarıyla ilişkilendirildiğinde de amaç günümüzdeki anlamıyla yazarın haklarını korumak değildir. Yine bilginin akışını kontrol amacıyla eserleri yazarlarıyla ilişkilendirmek ve imzasız eserlerin sorumluluğunu basımevine vermektir (May ve Sell, 2006).

1694’te Avam Kamarası, Kırtasiyeciler Birliği’ne verilen ayrıcalıkları yenilemeyi reddeder. Kırtasiyeciler ilk başta sansür bağlamında lobi faaliyetleri yürütürler ama bundan başarılı olamazlar. Oldukça tanıdık gelen başka bir strateji denerler ve yazarın mülkiyet hakkı olmadan yazamadığını belirterek yazarların hakkını savunmaya başlarlar. Bunda başarılı olurlar ve 1704 yılında devreye giren Anne Yasası’nın dört temel özelliği vardır: Doğal haklar kavramına vurgu, yazarın hakkı, yaratıcılığı teşvik etmesi ve toplumsal gereksinimler. Yazar ilk kez hak sahibi olmaktadır.

Aslında Anne Yasası’nın en temel hedefi Kırtasiyeciler Birliği’nin tekelini kırarak basım sektörünü düzenlemektir ve yazar hakları için bir genel hukuk oluşturmak ikincil bir konudur. Ayrıca eserin kendisindeki yazarın doğal hakkı ile çoğaltma hakkı da birbirinden ayrılmaktadır. Yasanın, “kitaplar ve diğer yazılar” ifadesi, ‘diğer’in kapsamının zaman içinde sürekli genişlemesine neden olacaktır. Basımevlerine, yazardan izin alma sorumluluğu getirilmiştir. Ama eserlerini yayınlatabilmek için haklarını birliğe devretmek zorunda kalan üretim araçlarından yoksun yazar için yine değişen bir durum yoktur. Anne Yasası sonrası mahkemelerde görülen davalar için Konrapa-Karlıdağ (2010) şunları yazmaktadır:

İngiltere’de yaşanan tüm bu davalarda ve gelişmelerde göze çarpan nokta daha önce de belirtildiği gibi yazarların kendi hakları için herhangi bir girişimde bulunmamalarıydı. Yazar haklarının kendilerine devir edilmesiyle piyasa denetimlerini sağlayacak yayıncılar bu haklar için uğraş vermişler ve amaçlarına ulaşmışlardır. Bir anlamda ticaret sermayesi telif hakları yasasını biçimlendirmiştir. Yazarın eserinin yayınlanmasından sonra çeviri, türetme, kamuya açıklama gibi hakları bulunmuyordu. O nedenle yasa hala yayınlanmış kitapları ihlallerden koruyarak, yatırımın getirisini güvenceye almaya çalışıyordu. Sonuç olarak yine kitabın basımını ve yayınlanmasını sağlayan kırtasiyecilerin yasasıydı (s. 39).

19. Yüzyıl’da Telif Hakları

FMH’nin gelişiminde üç sürecin etkili olduğu görülmektedir. Birincisi, sahiplik, yazarlık ve buluş hakkındaki düşüncelerin değişimidir. Bu kavramların değişimi, mülkiyetin ne olduğu, kimin onun üzerinde hak talep edebileceği hakkında da belirleyici olmuştur. İkincisi, inovasyonun örgütlenmesi, teknolojinin üretimi ve dağıtımı hakkındaki değişimdir. Üçüncüsü, bu düşünsel ve maddi değişimlerin kurumsallaşmasıdır. Kurumsallaşma süreci güç ilişkilerini değiştirmiş, bazılarının diğerleri aleyhine güçlenebilmesini sağlamıştır. Önceki bölümde anlatılan oluşum süreci kapitalizmin oluşumuyla beraber ilerlemiştir. Dolayısıyla hem oluşumunda hem de sonrasında kapitalizm, FMH’yi yeniden üretmiş, dönüştürmüş ve ondan yararlanmıştır. Koşullara bağlı olarak da FMH’nin çiğnenmesi kimi zaman hırsızlık kimi zaman da kamu politikası olarak adlandırılacaktır. Neyin mülkiyet kapsamına gireceği de zamana, yere, farklı çıkarlara, rekabete, ekonomik gelişmeye ve ekonomi politik güce göre değişmektedir. Kamu politikasının gereği olarak savunulan yararcı fikirler, yaratıcılığı ve yayılmayı desteklemek; doğal hak fikirleri ise bir ürün ortaya çıktıktan sonra onun yönetiminde ayrıcalıklı olabilmek üzerinde durmuştur.

FMH hakkındaki kamu politikaları gelişmeyi destekler veya engeller nitelikte olabilmektedir. Örneğin 14. yüzyılda ve sonrasında patentler yeni teknik bilgiye sahip olanları ülkeye çekmek ve onlara cazip teklifler sunabilmek için kullanılmıştır. Merkantilist hedefler doğrultusunda ülkeye davet edilen zanaatkarlar sayesinde ithalatı azaltma, ihracatı artırma hedefi güdülmüştür. Ülkeler arasındaki farklar ise ülkelerin ekonomik düzeyiyle ilgilidir. Örneğin teknolojide lider olan bir ülke yenilikleri güçlü bir şekilde korumak isterken bu konumda olmayan ülkeler daha zayıf korumayı tercih etmektedirler. Geriden gelen ülkelerin politikaları daha çok yerli yenilikleri desteklemek yabancılara ait olanlarda ise korumayı göz ardı etmek doğrultusundadır. Genellikle yenilikçiler olabildiğince yüksek FMH koruması talep ederken taklitçiler tam tersini talep etmektedir. Ayrıca dokuma tezgahının mucidi Richard Arkwright’ın patent davalarında olduğu gibi FMH’yi destekleyen ülkelerde bile patentler her zaman tartışmasız haklar değildir; diğer toplumsal hedeflerle çelişmesi durumunda onaylanmamaktadır (May ve Sell, 2006).

Dolayısıyla patentlerin inovasyon dürtüsünü artırdığı veya yazarın hakları söylemi, doğru olup olmadıklarının ötesinde, çoğunlukla ekonomi politikanın bir parçası olarak savunuluyordu. 1780-1840 arasında yaşanan 1. Sanayi Devrimi’nde patentler pamuk endüstrisinin doğuşunda büyük bir rol oynamadı. Ayrıca patentleme sürecinin fazla bürokratik olduğunu ve yeterli koruma sağlamadığını düşünenler de vardı. 1850-1875 yılları arasında, günümüzün liberallerine ilginç gelebilecek bir tartışma yaşandı. Serbest ticaret taraftarları, inovasyonun ve buluşların patentlerle korunmasının uluslararası serbest ticaret sistemine zarar verdiğini savunuyorlardı. Liberaller, fikri mülkiyetin tekelci yönünün serbest ticarete aykırı olduğunu, icatların sosyal olduğunu, yaratıcı bireylerden çok teknolojik değişimin sonucu olduğunu iddia ediyorlardı. Birincisi, fikir ürünlerinde maddi şeylerde olduğu gibi bir kıtlık yoktu. İkincisi, patentlerin buluşu teşvik ettiği kesin olmadığı gibi yaratıcı bireylerin ödüllendirildiği konusu da tartışmalıydı ve ödüllendirmenin adil olmadığı hakkında çok sayıda örnek vardı. Ayrıca tek bir patent sisteminin olmaması nedeniyle bunu uygulamayan ülkeler haksız kazanç elde etmekteydi. Serbest ticaret taraftarlarının karşılarında ise patent avukatları, mühendisler ve büyük şirketler yer alıyordu. Yoğun propaganda faaliyeti ama daha önemlisi serbest ticarete olan desteğin gerilemesiyle FMH destekçileri kazandılar. FMH hala serbest ticarete aykırı görülüyordu. Ama ulusal çıkarlarla uyumlu olduğu sürece bir sorun oluşturmayacaktı. Sonraki yıllarda, FMH’nin sağladığı tekel hakkı kabullenilecek ve liberaller, uluslararası ticaret / FMH çelişkisini daha fazla kurcalamayacaktı (age).

19. yüzyılda bilgi üzerindeki mülkiyet fikri sanayileşmiş ülkelerde giderek daha kabul edilebilir hale geldi. 1870’ten 1900’lere doğru patent ve telif hakları yeni iş modellerinin temeli olmaya başladı. Bu dönemde, bir yandan sahiplik kavramı değişirken diğer yandan da 2. Sanayi Devrimi’nde ekonomik ve teknolojik liderlik ABD ve Almanya’ya geçmektedir. Artık kimya, çelik, demir ve elektrik sanayileri önem kazanmakta ve bireysel icatlar yerini organize icatlara bırakmaktadır. Büyük şirketler inovasyonu örgütlemek ve mali sermayeyi çekmek için çeşitli arayışlara girmişlerdir. Kurumsal araştırma laboratuvarları kurulur ve 1871’de ABD patent yasasında yapılan değişikliklere göre çalışanlar, araştırmaları sırasında elde edecekleri inovasyon, buluş vs gibi patente konu olabilecek yeniliklerdeki haklarını işverenlerine devredeceklerdir. Almanya’da da durum farklı değildir. 1877’de Siemens, şirketinde çalışanların buluşlarının kişilere değil kendisine patentlenmesini talep etmektedir. Ayrıca Edison’un elektrik ampulünün asıl mucidi olan James Swan’ı engellemesi gibi patentler rakipleri saf dışı bırakma ya da uzlaşmaya zorlama stratejisi olarak da kullanılmaktadır. 1886’da Edison’un tekeli hakkında yapılan eleştirilerde, lamba fiyatlarını yükselttiği ve rekabeti ortadan kaldırdığı için yeniliklerin ortaya çıkışını da ifade edilmektedir. Belki patent sınırlamaları olmasa rakip firmalar lamba teknolojisini iyileştirecek ve tüketicilere daha ucuz ve kaliteli ürünler sunabilecektir. Ancak Edison bilginin birikimsel gelişiminin önüne geçerek patentleri pazarın tek hakimi olabilmenin aracı yapmıştır. Aynı bencillik daha sonra sürekli tekrarlanacak ve özellikle ilaç patentleri bağlamında yıkıcı sonuçları olacaktır (age).

ABD’deki patent sayısı 1870’te 120573’ken 1911’de 1 milyonu aşar. Patent sahipleri ilk başta bireylerden oluşurken sonraki patentlerde ağırlık kurumlara kaymıştır. Daha geri ülkeler sınırlarını yabancı yatırımcılara açabilmek amacıyla ülkesinde ikamet etmeyen yabancı şirketlere patentler vermek zorunda kalır. Bu sefer patentler, serbest ticaret adına verilmektedir. Patentler şirketlerin yarışa avantajlı başlamasını sağlıyor ve patent sürelerin dolmasının sonra da pazardaki avantajlarını ve mali güçlerini kullanarak egemen konumlarını devam ettiriyorlardı. Ayrıca bu yıllarda patent sahibi büyük şirketler bir araya gelerek bir patent havuzu oluşturmuş ve tekel güçlerini sağlamlaştırmaya çalışmışlardır. Sektöre yeni girmek isteyen firmalara kotalar konulmuş ve fiyat sınırlaması getirilmiştir. Bu kartel dayanışması 19. yüzyılın sonlarında yaygınlaşır. Büyük şirketler risk almaktansa kontrolü, rekabettense güvenliği tercih etmeye başlamışlardır (age).

Bu dönemde, İngiliz ve ABD’li yayıncılar arasındaki telif hakkı mücadelesi de ilginçtir. Amerikan telif hakları yasası gelişirken belirleyici olan etkenler yazarın hakları, tekelin önlenerek ticaretin düzenlenmesi ve öğrenmenin teşvik edilmesi olmuştur. Zaman zaman bunlardan biri daha ön planda olabilmektedir. Bugün telif haklarının baş savunucusu olan ABD, 19. yüzyıl boyunca yabancı yazarların eserlerinin izinsiz çoğaltılmasına müdahale etmekten kaçınmıştır. Bu durumdan zarar gören sadece İngiliz yayıncılar ve yazarlar değildir. Telif hakkı olmadığı için çok ucuza satılan İngiliz yazarların eserleri telif hakları koruması altında olan ve daha pahalı olan Amerikan yazarlarının eserlerinin aleyhine bir ortam yaratmıştır. Ayrıca izinsiz çoğaltmadan en çok faydayı sağlayan yayıncılar bile diğer korsan yayıncıların rekabetinden rahatsız olmaya başlamıştır. Bunun sonucunda, yayıncılar ve yazarların, uluslararası telif haklarının kabulü için çaba göstermiş ve 1891 yılında ABD Başkanı Benjamin Harrison uluslararası telif haklarına uyum yasasını imzalamıştır. Bu süreçte sendikalar, maliyetleri kısmak için sendikasız kadınları çalıştıran ucuz kitap yayıncıları nedeniyle taraf değiştirerek uluslararası telif hakları yasasını desteklemişlerdir (age).

Ayrıca şirketlerin, çalışanlarının patent hakkına el koyması telif haklarında da yaşanmakta ve ücret karşılığı yapılan eserler ortaya çıkmaktadır. 1860 öncesinde, bir çalışanın ücret karşılığı yaptığı işteki telif hakkı kendisine aittir. Ancak bu tarihten sonra yazar/sanatçı ücretli çalışana dönüşmeye başlar. Ancak yine de 1909’a kadar işverenin hakları konusunda mahkemelerin tereddüt içinde olduğu görülür; bu tarihe kadar mahkemeler bazen Locke’un kaynakların verimli kullanımı tezine dayanarak işveren haklarını bazen de Hegel’in mülkiyet felsefesine dayanarak çalışanları haklı bulurlar. 1909’da ABD kongresinde yapılan revizyonla, telif hakkında da kurumsal sahipliğin önü açılır. Kurumsal sahiplik, özellikle birden fazla yazarın katkıda bulunduğu ansiklopedi gibi eserler için önemlidir. Çünkü bireysel sahiplik olduğunda yeni baskı için yayıncının tüm yazarlardan izin alması gerekmektedir. Yasa değişikliğiyle bu sorun ortadan kalkarken yazarın işçileşmesinin önü de açılır.

20. Yüzyıl: Savaşlar, Kısa Bir Ara ve Neoliberalizm

20. yüzyılda, FMH düzenlemelerinde bir patlama yaşandı. Ama bu patlama daha çok 19. yüzyıldaki gelişmelerin bir ürünüydü. Henüz FMH yasalarına sahip olmayan ülkeler, başka ülkelerdeki FMH yasalarını kendilerine uyarladılar. Ancak 19. yüzyıldaki gelişmelerin toplum üzerindeki olumsuz etkileri de ortaya çıkmaya başlamıştı. Büyük şirketlerin oluşturduğu kartellere karşı tepkiler vardı. Tepkilere rağmen kartel karşıtı hareket I. ve II. Dünya Savaşları nedeniyle fazla etkili olamadı. Örneğin bu tepkilerin sonucunda ABD hükümeti, General Electric’in ampul endüstrisindeki tekel konumuna müdahale etmek istediyse de bunu başaramamıştır. Toplumda tekellere karşı tepki giderek artarken ABD’nin I. Dünya Savaşı’na girmesiyle tekel karşıtı hareket de hızını kaybeder.

Kamuoyu tepkisinin yanında ABD’de bazı sanayiler de kartelleşmenin önünü açan FMH yasalarından rahatsızdır; en başta da ilaç sanayisi. İlaç sanayisinde Alman tekellerinin hakimiyeti vardır ve ABD’liler patent koruması nedeniyle pazardan pay kapmakta zorlanmaktadır. Bu nedenle ABD ilaç sanayisinin sözcüleri, patentlerin genel olarak kamu yararına olması gerektiğini, bireysel hakların ikincil olduğunu savunmaktadırlar. ABD yetkilileri, ilaç sanayisinin tüm çabalarına rağmen diğer sektörlerdeki şirketler için çok önemli olan patent yasalarını gevşetmeye yanaşmaz. Fakat I. Dünya Savaşı’nda ülkenin ilaç konusunda kendi kendine yeterliliğinin önem kazanmasıyla ABD ilaç endüstrisine önem vermeye başlar. Almanya’dan satın alınan patentler ve savaş sonrası koşullarıyla ABD ilaç endüstrisi büyük ilerleme kaydeder. Bu dönemde, ilaç patentlerinin önemi ABD için iyi bir ders olmuştur (age).

İki savaş arasında kartellerin gücü daha çok artmış, 19. yüzyılın uluslararası liberal ekonomik düzeni yerini ekonomik milliyetçiliğe bırakmaya başlamıştır. Yalnız ABD’de değil, Almanya ve İngiltere’de de kartelleşme sanayicilerin tercihi olmaya başlar. Patentler, inovasyonu artırmak için değil pazarı kontrol etmek için kullanılmaktadır. Araştırma temelli kuruluşlar olabildiğince patent toplamaya önem göstermekte ve böylece gerekli durumlarda rakipleriyle patent değiş tokuşu yapabilmektedir. Patentler şirketlerin pazarı bölme, üretimi sınırlama ve fiyat ayarlama aracı haline gelmiştir.

II. Dünya Savaşı’nda artan ilaç talebi nedeniyle Pfizer penisilin tekniğini diğer ilaç şirketleriyle paylaşmak zorunda kalır. Savaş sonrasında ilaç şirketlerinin özünde penisiline benzeyen ama daha etkili antibiyotikler bulmasıyla ilaç fiyatları hızla düşer. Telaşa düşen büyük şirketler, bir zamanlar Edison’un yaptığı gibi yine patentlere yönelir ve patentler aracılığıyla üç temel stratejiye başvurur. Birincisi, patent lisanslarının az sayıda firmayla sınırlanmasıdır. İkincisi, patent lisans sözleşmelerine kısıtlayıcı maddeler (yabancılara satışın yasaklanması, takip eden bir yenilikte hakların devredilmesi gibi) konulmasıdır. Üçüncüsü, patentleri paylaşarak veya fiyatları sabitleyerek rakipleriyle işbirliğine gidilmesidir.

Savaş sonrası dönemde ABD ilaç sanayisinde bu gelişmeler yaşanırken ABD, savaşın iki mağlubunun militarizmini ekonomik milliyetçilikle özdeşleştirip eleştirmekte ve ekonomik liberalizmin sosyal devlet versiyonunun sözcülüğünü yapmaktadır. ABD’nin hedefinde Alman ve Japon kartel yapıları ve özellikle de firmalar arası yatay işbirliği vardır. Patentler yine tekelleşmenin aracı olmakla suçlanmaktadır. Bu tekel karşıtı dönemde, ilaç şirketleri de yeni gelişmelerden paylarını almış, şüpheli uygulamaları nedeniyle haklarında davalar açılmış ve yüz milyonlarca dolar ödemek zorunda kalmıştır. Patentlerdeki bu gevşeme, bazı şirketlerin buluş ya da yeniliklerini patent yerine ticari sırlara başvurarak korumasına neden olmuştur. Bu ortamdan en olumsuz etkilenen de ABD’li tüketici elektroniği şirketleridir. Transistör, video kaset kayıt cihazı ve tümleşik devrelerde gibi teknolojiler ABD’li şirketlerin öncülüğünde geliştirilmiş olmasına karşın bunları ticarileştiren daha çok diğer ülkeler, en başta da Japonya’dır (age).

FMH’deki gevşeme 1980’lere, neoliberalizmin güçlenmesine kadar devam eder. Yeni dönemde, özellikle yazılım, film ve müzik firmaları bir araya gelerek FMH’de değişiklik, bir diğer deyişle daha sıkı koruma talep etmektedir. Aktörlerin, yazılım, film ve müzik firmaları olması şaşırtıcı değildir. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki yeniliklerle gelişen sürecin temel aktörleri de bunlar olacaktır. 1980’lerden sonra zayıf patent yasaları da terk edilmektedir. Rekabet ve yayılma politikası yerini koruma ve dışlamaya bırakmaktadır. Artan rekabet ve ileri-teknoloji sektörü hakkındaki kaygılar ve ardından anti-tröst yasalarının zayıflaması şirketlerin FMH’de atağa geçmesiyle sonuçlanmıştır. Patentlenebilir şeylerin kapsamı genişler. Örneğin 1980’de mahkemenin insan yapımı, petrol yiyen bir bakterinin patentlenebileceğine karar vermesi sahipliğin kapsamını canlılara doğru genişleten kritik bir adımdır. 1987’de Harvard’lı araştırmacılar genetik yapısı değiştirilmiş bir fare için patent alırlar. Artık yazılımın, telif haklarıyla korunmasını yetersiz görülmekte ve kaynak kodunda somutlaşan fikrin patentlenebileceği savunulmaktadır.

Patentlerdeki genişleme ve canlanma telif haklarında da yaşanmaktadır. Yeni yasalarda ürüne sahiplik iddiasında olanların hakları genişlerken kamunun hakları kısıtlanmaktadır. Bu yeni yasaların oluşumunda şirketlerin lobi faaliyetlerinin önemli rolü vardır ve kararlar çoğunlukla tek taraflı alınmaktadır. Her yeni teknolojik gelişme, şirketleri ve taleplerini farklı biçimde konumlandırmaktadır. Örneğin, çoğaltma teknolojisinin ortaya çıkışı ve bunun halka yayılması şirketlerin bundan hak talep etmesine neden olmuştur. Restoranlarda arkadan çalınan müzik, çoğaltmanın ticari olup olmadığı, radyo üzerinden yapılan kamu yayıncılığı gibi yenilikler telif hakları için yeni alanlar yaratmıştır.

20. yüzyılın sonlarına doğru daha güçlü FHM politikalarına doğru bir eğilim vardır. Hem var olan her şeyi metalaştırmaya kararlı neoliberal politikalar hem de dezavantajlı durumda olanlara yeni fırsatlar sunan enformasyon ve iletişim teknolojileri yeni dönemin iki temel bileşeni olacaktır.

***

Kısacası, FMH, farklı ekonomik çıkarların ve felsefi geleneklerin çatışma alanında doğmuş ve gelişmiş ve bu süreçte teknolojinin önemli bir etkisi olmuştur. Ancak fikirlerin, enformasyonun ve bilginin mülk nesnesi haline getirilebileceği düşüncesinin kabulü bir anda gerçekleşmediği gibi meşruluğunun sürekli beslenmesi gerekmektedir. Doğal haklar ve verimlilik tezleri ise çoğunlukla asıl çıkarları maskelemek için kullanılmaktadır. FMH, bugün olduğu gibi dün de ekonomik gelişmeyle ilgiliydi. Ülkelerin FMH politikalarını sıkılaştırması veya gevşetmesi bazen ekonomik hedeflerini gerçekleştirebilmek için bazen de ülkenin kendi çıkarına aykırı biçimde, daha güçlü ülkelerin baskılarıyla gerçekleşti. Çin, Rusya ve İran gibi ABD’nin bilim ve teknoloji alanındaki hegemonyasını kırmak isteyen ülkeler FMH yasaları ve uluslararası düzenlemeler konusunda daha isteksiz davranmaları tarihte tekrar tekrar karşımıza çıkan bir durumdur.

Başka bir yazıda tartışacağım FMH hikayesinin devamı da aynı hattı izliyor. Enformasyon ve iletişim teknolojilerindeki gelişmeler, neoliberal politikalar, metalaşma, sanatçının ve bilim insanının işçileşmesi… Ayrıca günümüzde telif hakları konusunda en çok tartışılan müzik ve film endüstrisidir. Sonraki yazıda bu konuyu daha ayrıntılı inceleyeceğim.

Ne FMH’yi desteklediğimi ne de ona tamamen karşı olduğumu söyleyebilirim.

Örneğin, İnternet’ten film paylaşmak da Sci-Hub’den makale paylaşmak da FMH’ye göre yasa dışıdır. İlki konusunda net bir yorum yapamayacağım. Ama Sci-Hub’ı ve bilgiye eşit erişim hakkını sağlayan benzer girişimlerin toplumun geneli için yararlı olduğu apaçık ortadadır.

Şimdilik önerim sadece, yazının başında belirttiğim gibi FMH’yi açık yüreklilikle tartışabilmektir.

Kaynaklar

Braudel, F. (2004). Maddi Uygarlık Gündelik Hayatın Yapıları, çev. Mehmet Ali Kılıçbay, Ankara: İmge Kitabevi.

Burke, P. (2001). Bilginin toplumsal tarihi: Gutenberg’den Diderot’ya. M. Tunçay, Çev.). İstanbul: Türkiye Ekonomik ve Toplumsal Tarih Vakfı.

Cribbet, J. E. (1986). Concepts in Transition: The Search for a New Definition of Property, 1986 U. Ill. L. Rev, 1(4).

Karlıdağ, S. K. (2010). Fikirlerimizin sahibi kim?: Türkiye’de müzik endüstrisinde telif hakları politikaları. Kalkedon.

May, C., Sell, S. K. (2006). Intellectual property rights: A critical history. Boulder: Lynne Rienner Publishers.

Patterson, L. R. (1968). Copyright in historical perspective. Vanderbilt University Press.