Truva Linux Türkiye Gezegen

April 24, 2017

İnternet Haftası Bilişim STK’ları Bildirisi

Biz Bilişim STK’ları İnternet kültürünü yaymak, İnternetin Türkiye için önemini anlatmak,
ülkemiz İnternet politikalarını tartışmak, yeni projeler başlatmak için İnternet Haftalarını yapıyoruz. Bu yılda, Türkiye İnternetinin 24 yaşı nedeniyle, 10- 23 Nisan tarihlerinde 20. İnternet Haftasını kutluyoruz.

Bizler, İnterneti, insanlığın yeni toplum biçimi olduğunu düşündüğümüz, Bilgi Toplumunu oluşturan araç ve kavramların temsilcisi olarak görüyoruz. Sanayi devrimi insanın kol gücünü çokladı, onun etkin kullanımını mümkün kıldı. İnternetin temsil ettiği devrim ise, insanın beyin gücünü çokluyor, onun ürünlerinin paylaşılmasını, yeniden üretilmesini kolaylaştırıyor. Yaşam gittikçe artan bir şekilde bilgi ve enformasyon üzerine dönüyor. Artı değer yaratmanın ana unsuru, bilgi, ar-ge, inovasyon, yani eğitimli insanların beyinsel ürünleri oluyor. İnternet bireyi özgürleştiriyor, güçlendiriyor. Kitlelere örgütlenme ortamları sunuyor, onları güçlendiriyor. İnternet dünya üzerinde milyarlarca insanın katıldığı bir paylaşım, öğrenme, üretim ve eğlence ortamıdır. Biz, toplum olarak sosyal medya da kavga ederken pek fark etmiyoruz, ama İnternet, sektörleri yeniden yapılandıran, meslekleri değiştiren, kamu yönetimi, demokrasi, hizmet ve ticareti yeniden tanımlayan devrimsel bir gelişmedir. Birbirlerini hiç görmeyen insanlar, insanlığın ortak mülkiyeti için ürünler geliştirmekte; özgür yazılım, açık erişim, açık ders malzemeleri, açık bilim, açık tıp, açık biyoloji gibi projeleri hayata geçirmektedirler. Bu bağlamda İnternet, Sanayi devriminden daha önemli bir gelişmedir. AB’nin bir önceki Sayısal Gündem sorumlusu, toplumu yeniden yapılandırmak açısından, İnternetin elektrik, telgraf ve matbaadan daha önemli olduğunu söylemiştir. Büyük Veri, Nesnelerin İnterneti, 3 Boyutlu Yazıcılar, Yapay Zeka, 5G gibi yeni teknolojiler, 4. Sanayi Devrimi yada Sanayinin İnterneti konuları gündeme taşımaktadır. Bu teknolojilerin birbirini beslemekte ve ekonomiyi etkilemektedir.

Dünyada 3.6 milyara yakın insan İnternet kullanıcısı, 1.86 milyarı Facebook kullanıyor. Ülkemizde 16-74 yaş grubunde kullanım %61, Erkekler %70, Kadınlar %51, Kent ve Kırsal arasında kadın erken a rasında fark var. Bir başka deyişle halkımızım %40 interneti kullanmıyor. TUİK 2013 verilerine göre Kent’te %61 Erkek -%42 Kadın ve Kırsalda bu %33 Erkek ve %14 Kadın internet kullanıyor. Kabaca değerlendirirsek; dünya ortalamasını yakaladık ama Avrupa ortalamasını yakalayamadık.
Ülkeler, İnterneti ekonomiyi geliştirme, kamu hizmetlerini iyileştirme, toplumsal katılımı artırmak, demokrasiyi geliştirmek için kullanmak çabasında. Dünya bireyin gelişmesi, toplumun üretken bir parçası olması için İnternetin önemli olduğuna karar vermiş ve bilgiye ve İnternete erişimi temel bir yurttaşlık hizmeti olarak ilan etmiştir. Bu temel hak, anayasalara ve hükümet programlarına girmeye başlamıştır.

Önemli gelişmelere rağmen, maalesef, ülkemiz bir bütün olarak, İnterneti ekonomik kalkınmanın, bireysel gelişmenin, toplumsal katılımın motoru olarak görememiş, marjinal problemlere odaklanarak, İnterneti olanak değil, baş edilecek bir sorun olarak görmüştür. Siyasi kadrolar, gündelik siyasi hesaplarını bir kenara koymalı ve yurttaşların temel hak ve özgürlüklerine saygı göstermelidir.

Uluslarası indekslere durum, parçalı bulutlu; çoğunlukla bulutlu. Genellikle, 190 ülke arasında 60’ın üstündeyiz. İnsani gelişme 71/188, demokrasi 97/179, basın ve ifade özgürlüğü, (rsf 151/179; FH 156, özgür değil, ve internet: özgür değil 50/65) ve toplumsal cinsiyet indekslerinde çok kötüyüz;, 130/144 (Ekonomi: 129, Eğitim:109, Sağlık:1-38, siyaset: 113), . WWW vakfının sıralamasında 38/86 durumdayız: bu özgürlük, içerik ve yarar alt indekslerinde de aynı civarda. Rekabet indeksinde 55/138, Inovasyon indeksinde 42/128, Network Readiness (GITR) 48/138 (Çevresel: 49, hazırlık:40, kullanım:59, Etki: 58). Dünya Telekom Birliği (ITU) Bilişim Gelişme indeksinde 70/175, Avrupada 40 ülke arasında 38., kullanımda 76, erişimde 81, beceride 39. sıradayız. İnternet.org ve Ekonomist (EIU) araştırmasında 31/75 deyiz; erişim ve fiyatta 33/75, işe yarar içerikte 19/75 , yetkinlik (etkin kullanım) da ise 48/75 üzerindeyiz. Dünya geniş bant indeksinde 70/173 sıradayız.
Türkiye İnterneti gelişiyor. Mobilde ilginç uygulamalar var, en yeni cihazları alıyoruz. Finans sektörümüz İnternet işinde oldukça başarılı. Kamuda Maliye, Sağlık, Adalet sisteminde önemli projeler var. E-devlet hizmetleri sunumunda Avrupa ortalamasının üstündeyiz. Ülkemizde çeşitli ar-ge teşvikleri var, teknokentler çoğalıyor. İnternet ve Bilişimle ilgili bir kaç bakanımız var. Bütün bunlara rağmen:
Türkiye Gemisi Rotasını Bilgi Toplumuna Döndüremedi
Ülkemizde önemli gelişmelerde olsa, bütünsel bir bakış açısıyla koordineli bir çaba eksik. Bilgi Toplumu Stratejisi ve Eylem Planı ile e-devlet eylem planımız var, ama pek bir kimsenin haberi yok. Yönetişim yapısı yok. Bilişim STK’ları olarak önerimiz:
Ülkemiz Bilişim ve İnterneti stratejik sektör ilan etmelidir. Bunun için en başta Bakan düzeyinde bir siyasal sahiplenme olmalıdır. Tüm paydaşları kapsayan, katılımcı saydam yapılar kurulmalı, kamuoyunca açık ortamlarda yeterince tartışılan, gözden geçirilen eylem planları yapılmalı ve hayata geçirilmelidir. Yurttaş ve sivil toplum bu gelişmelerin odağında olmalı, gelişmeler saydam ve katılımcı bir şekilde hayata geçmelidir.
Telekom ve Bilişim sektöründe adil rekabet koşulları yok. Devlet ve tarafsız olması gereken kurumlar tekeli koruyorlar. Fiber altyapısında ülke olarak geri kaldık. Ağ tarafsızlığını sağlamak üzere hem ekonomik, hem siyasi önlemlerin alınması, bu önlemlerin bilginin serbest akışını güvence altına alacak politikalarla desteklenmesi gerekmektedir.

3G ve 4G gecikmeli olarak hayata geçmiştir. 4G için fiber altyapısı yeterli değildir. Fiber altyapısı konusunda ülke olarak oldukça geri kalmış durumdayız. Türkiye’de sabit ve mobil genisbant değerleri OECD ortalamasının yarısında. 189 ülkede arasında sabit de 73 sırada, mobil’de 75. sıradayız. 3G ve 4G ihaleleriinde göstermelik yerli araştırma şartı arandı, ama ülkede geliştirilen 4G için baz istasyonları, Ulak projesi, kenara konuldu. Fiber altyapısının gelişmesi önündeki engeller kaldırılmalıdır.

Ülkemiz İnternetin devrimsel bir gelişme olduğunu algılayamamış marjinal problemlerine odaklanarak, adeta İnternete savaş açmıştır. Ülkemiz, kalkınmanın, ar-ge ve inovasyonun ifade ve basın özgürlüğünün tam olduğu, farklı ve aykırı fikirlerin yeşerebildiği hoşgörü ortamlarında var olduğunu algılayarak, özgürlükçü bir çizgiye gelmelidir. Ülkemiz yasaklama refleksinden kurtulmalıdır. Github, dropbox gibi weblerin yasaklaması sadece ülkemizin tanıtımına, turizmine ve ülkede şirketlere ve bireylere zarar vermektedir. Booking.com, ve trivago gibi weblerin yasaklanması öncelikle kendi istekleri ile üye olan şirketlere zarar verir. Aksine bu tür portalların değişik sektörler için geliştirilmesi için Türk firmaları teşvik edilmelidir.mYasaklanan web sayısı 3yıl önce 30 bin, 2 yıl önce70 bin iken geçen yıl 110 bine çıkmıştır. Bu yıl engelliweb de yasaklı. Bu daha çok Türkiye’ye zarar vermektedir. 5651 ve ona bağlı yasal düzenlemeler iptal edilmeli ve STK’ların katılımıyla yeniden yapılmalıdır.

Yukarıda da belirtildiği gibi ülkemizde Kır-Kent ve kadın-erkek arasında İnternet kullanımında ciddi uçurumlar var ve nüfusun yaklaşık %40’ı ı İnternetin dışında. Sadece TÜİK rakamları değil, uluslararası gelişmişlik indekslerinde de Türkiye maalesef sonlarda yer almaktadır. Türkiye’nin bu indekslerin altlarında yer alması sosyal eşitsizliklere, hatta uçurumlara işaret ediyor. Sayısal uçurum da bunların arasında en önemli başlıklardan birisidir. Sayısal uçurumu ortadan kaldıracak, tüm yurttaşları yeni medya okuryazarı yapacak çabalar, kamu, özel sektör ve STK işbirliği ile yapılmalıdır. Ulaştırma Bakanlığı öncülüğünde başlatılan sayısal uçurumu kapatmaya yönelik Kars’ta başlatılan projeyi sevinçle karşılıyoruz. Evrensel hizmet fonu bu amaçla kullanılmalı, cihaz alımı, eğitim, ve varlığı unutulan KİEM (Kamu İnternet Erişim Merkezleri) kullanılmalı, çaba diğer paydaşları kapsamlıdır. Sayısal uçurumu kapatma çabası yurttaşları bilgi okuryazarı yapmalı; onları yeni medya etiği, mahremiyet ve güvenlik konularında yeterli ve kendilerini geliştirebilen bir konuma gelmelidir.

Bilişim teknolojilerin eğitimi ülkenin kalkınması, dünya ile rekabet edebilmesi içinde önemlidir. Bu kapsamda özgür yazılımların önemine işaret etmek isteriz. Özgür yazılımlar tasarruf, güvenlik, istihdam ve rekabet açılarından önemlidir. Bilişimci yetiştirme ve yazılım geliştirme açılarından özgür yazılımlar çok önemlidir. İnsanlığın ortak mülkiyetinde olan 1.4 milyon olan özgür yazılım, Türkiye’de üretilen yazılımlar kadar “yerli ve milli”dir. Pardus ve Fatih projelerinin özgür yazılım temelinde yaygınlaştırılmasını öneririz.

Temel öğrenim kurumlarındaki “Medya Okuryazarlığı” ve “Bilgisayar” dersleri müfredatının dijital okuryazarlığı geliştirecek şekilde gözden geçirilmesi gereklidir. Bu yönde pilot çalışmayı destekliyoruz. Bütün dünya anaokulundan itibaren herkese programlama/yazılım kavramlarını öğretmeye çalışıyor. Webin kurucusu Tim Berners-Lee politikacılara programlama öğretelim diyor. Programlama düşünme ve planlama yetisini geliştiriyor. Dünya gittikçe daha fazla bir şekilde yazılımın etrafında dönüyor. Ülkemizde, okullarda bu yönde ders konması konusunda çaba harcamaya başladı. Umarız, yakında bu konuda pilot çalışmalar başlar.

Herkese açık, özgür, güvenli, bütünsel İnternet tüm insanlığın yararınadır.

İnternet Yaşamdır!

Saygılarımızla kamuoyuna duyururuz.

23 Nisan 2017

2017


Destekleyen STK’lar:
Alternatif Bilişim Derneği 
Alternatif Medya Derneği 
Bilgisayar Mühendisleri Odası 
Bilişim Teknolojileri Eğiticileri Derneği
EHD – Elektronik Ticaret ve Internet Hukuku Derneği 
EMO – Elektrik Mühendisleri Odası 
SOC-TR – Internet Derneği 
INETD – Internet Teknolojileri Derneği 
IYAD – Internet Yayıncıları Derneği 
Ankara Barosu Bilişim Hukuku Komisyonuy
İstanbul Barosu Bilişim Hukuku Komisyonu 
Kadın Yazılımcı Oluşumu 
LKD – Linux Kullanıcıları Derneği 
PKD – Pardus Kullanıcıları Derneği 
TBD – Türkiye Bilişim Dernegi 
TELKODER- Serbest Telekomunikasyon İşletmecileri Derneği
TKD – Türk Kütüphaneciler Derneği

backup programi vss hatasi

bir cok nedeni olabilen bir hata fakat ilk denenecek sey scandisk

April 22, 2017

The BSD License Problem

See “How to choose a license for your own work” for general recommendations about choosing a license for your work. The two major categories of free software license are copyleft and non-copyleft. Copyleft licenses such as the GNU GPL insist that modified versions of the program must be free software as well. Non-copyleft licenses do not insist on this. We recommend copyleft, because it protects freedom for all users, but non-copylefted software can still be free software, and useful to the free software community.

There are many variants of simple non-copyleft free software licenses, such as the Expat license, FreeBSD license, X10 license, the X11 license, and the two BSD (Berkeley Software Distribution) licenses. Most of them are equivalent except for details of wording, but the license used for BSD until 1999 had a special problem: the “obnoxious BSD advertising clause”. It said that every advertisement mentioning the software must include a particular sentence:

3. All advertising materials mentioning features or use of this software
   must display the following acknowledgement:
     This product includes software developed by the University of
     California, Berkeley and its contributors.

Initially the obnoxious BSD advertising clause was used only in the Berkeley Software Distribution. That did not cause any particular problem, because including one sentence in an ad is not a great practical difficulty.

If other developers who used BSD-like licenses had copied the BSD advertising clause verbatim—including the sentence that refers to the University of California—then they would not have made the problem any bigger.

But, as you might expect, other developers did not copy the clause verbatim. They changed it, replacing “University of California” with their own institution or their own names. The result is a plethora of licenses, requiring a plethora of different sentences.

When people put many such programs together in an operating system, the result is a serious problem. Imagine if a software system required 75 different sentences, each one naming a different author or group of authors. To advertise that, you would need a full-page ad.

This might seem like extrapolation ad absurdum, but it is actual fact. In a 1997 version of NetBSD, I counted 75 of these sentences. (Fortunately NetBSD has decided to stop adding them, and to remove those it could.)

To address this problem, in my “spare time” I talk with developers who have used BSD-style licenses, asking them if they would please remove the advertising clause. Around 1996 I spoke with the developers of FreeBSD about this, and they decided to remove the advertising clause from all of their own code. In May 1998 the developers of Flick, at the University of Utah, removed this clause.

Dean Hal Varian at the University of California took up the cause, and championed it with the administration. In June 1999, after two years of discussions, the University of California removed this clause from the license of BSD.

Thus, there is now a new BSD license which does not contain the advertising clause. Unfortunately, this does not eliminate the legacy of the advertising clause: similar clauses are still present in the licenses of many packages which are not part of BSD. The change in license for BSD has no effect on the other packages which imitated the old BSD license; only the developers who made them can change them.

But if they followed Berkeley’s lead before, maybe Berkeley’s change in policy will convince some of them to change. It’s worth asking.

So if you have a favorite package which still uses the BSD license with the advertising clause, please ask the maintainer to look at this web page, and consider making the change.

And if you want to release a program as non-copylefted free software, please don’t use the advertising clause. Thus, instead of copying the BSD license from some released package—which might still have the old version of the license in it—please use one of the other permissive licenses, such as Expat or FreeBSD.

You can also help spread awareness of the issue by not using the term “BSD-style”, and not saying “the BSD license” which implies there is only one. You see, when people refer to all non-copyleft free software licenses as “BSD-style licenses”, some new free software developer who wants to use a non-copyleft free software license might take for granted that the place to get it is from BSD. He or she might copy the license with the advertising clause, not by specific intention, just by chance.

If you would like to cite one specific example of a non-copyleft license, and you have no particular preference, please pick an example which has no particular problem. For instance, if you talk about “X11-style licenses”, you will encourage people to copy the license from X11, which avoids the advertising clause for certain, rather than take a risk by randomly choosing one of the BSD licenses.

Or you could mention the non-copyleft license which we recommend over the other non-copyleft licenses: the Apache 2.0 license, which has a clause to prevent treachery with patents.

When you want to refer specifically to one of the BSD licenses, please always state which one: the “original BSD license” or the “Modified BSD license”.


Later a third BSD license variant was introduced, with only the first two of the original BSD license’s four clauses. We call it the “FreeBSD license.” It is a lax, noncopyleft free license, compatible with the GNU GPL, much like the modified BSD license.

gnu.org

April 21, 2017

Ubuntu 17.10’un Kod Adı ve Çıkış Tarihi Belli Oldu

Ubuntu 17.10’un kod adı Artful Aardvark olarak belirlendi ve sürümlerin çıkacağı tarihler belli oldu. Ek Bilgi: Ubuntu kod adları iki kelimeden oluşuyor ve iki kelime de aynı harfle başlıyor. Daha öncekilerde olduğu gibi; Zesty Zapus, Xenial Xerus, Yakkety Yak... İlk kelime sıfat, ikinci kelime de genellikle nesli tükenmekte olan bir türe ya da mistik bir karaktere ait oluyor.

April 20, 2017

LibreOffice Calc'a "Tüm Yorumları Sil" fonksiyonu eklendi

Kısa süre önce eklediğim tüm yorumları göster ve gizle fonksiyonlarından sonra takımı tamamlayarak "tüm yorumları sil" fonksiyonunu ekledim. 5.4 sürümünden itibaren kullanılabilicek.



İlgili hata kaydı: https://bugs.documentfoundation.org/show_bug.cgi?id=107143
Gönderdiğim yama: https://gerrit.libreoffice.org/gitweb?p=core.git;a=commitdiff;h=38ba5bfa215231f5937abebafd075a58c227e7ca
Sürüm notu: https://wiki.documentfoundation.org/ReleaseNotes/5.4#Calc




April 19, 2017

Oracle Java 7 / 8 / 9 Kurulumu Nasıl Yapılır? (Ubuntu/Linux Mint)

Uyarı: İhtiyacınız yoksa, yani kullanmak zorunda değilseniz Oracle Java 9’u kurmayın. Çünkü erken erişim sürümüdür. Hatalar barındırabilir ve güvenlik yamalarını içinde barındırmıyor olabilir. Ayrıca Oracle Java 9’u indireceğiniz serverlar yavaş, internet bağlantınız hızlı bile olsa indirme işlemi zaman alabilir veya hata verebilir. Linux’te Oracle Java 7 Kurulumu Nasıl Yapılır? PPA

JAVA (OpenJDK) 6 / 7 / 8 Kurulumu Nasıl Yapılır?

OpenJDK, Sun Microsystems tarafından 2006’da başlatılmıştır. Özgür ve açık kaynak kodludur. Genel Kamu Lisansı (GPL) ile lisanslanmıştır.  Uyarı: Java programı geliştirecek kişiler JDK’yı, geliştirme yapmayacak kişilerse JRE’yi kurmalı. Kuruluma geçmeden önce bilgisayarınızda kullandığınız Linux dağıtımında hangi OpenJDK sürümlerini kurabileceğinizi görmek için aşağıdaki komutları

April 18, 2017

Yazılım Niçin Özgür Olmalıdır?

Yazılımın varlığı, kullanımına ilişkin kararların nasıl verilmesi gerektiği sorusunu gündeme getirmektedir. Örneğin, bir programın kopyasına sahip bir bireyin, kopya isteyen başka bir bireyle karşılaştığını varsayalım. Bu bireylerin programı kopyalaması mümkündür; bunun gerçekleşip gerçekleşmeyeceğine kim karar vermelidir? İlgili bireyler mi? Ya da “sahip” olarak adlandırılan başka bir taraf mı? Yazılım geliştiricileri, tipik olarak bu soruları, cevaba ilişkin ölçütü, geliştiricilerin kârını maksimuma çıkarma varsayımına bağlı olarak değerlendirmektedir. İşin politik gücü, hükümetin hem bu ölçütleri hem de geliştiriciler tarafından önerilen cevabı benimsemesine neden olmuştur: programın, tipik olarak geliştirilmesinde bulunan bir şirket olan bir sahibi vardır.

Aynı soruyu farklı bir ölçüt kullanarak değerlendirmek istiyorum: genel olarak toplumun refahı ve özgürlüğünü göz önünde bulundurarak.

Bu yanıt, mevcut kanun tarafından belirlenemez, kanun, etiğe uymalıdır, bunun tersi olmamalıdır. Olası yanıtları sunabilmesine rağmen, mevcut uygulama bu sorunun cevabını vermez. yanıtlandırmanın tek yolu, yazılım sahibinin tanımlanması ile kimlerin zarar gördüğü, zararın niçin ve ne kadar olduğu ve kime yardım ettiğinin görülmesidir. Başka bir deyişle, ürünlerin üretilmesi kadar, bir bütün olarak toplum tarafında tam anlamıyla özgürlüğü de dikkate alarak bir maliyet-kâr analizi gerçekleştirmeliyiz.

Bu yazıda, sahipliğin var olmasının etkilerini açıklayacak ve sonuçların zararlı olduğunu göstereceğim. Vardığım sonuç, programcıların, yazmış olduğumuz yazılımı, paylaşma, yeniden dağıtma, üzerinde çalışma ve geliştirme konusunda yüreklendirme görevine sahip olduğudur: başka bir deyişle, özgür yazılım yazma konusunda insanları yüreklendirmek görevimizdir.(1)

Yazılım Sahipleri Güçlerini Nasıl Haklı Gösterir?

Programların mülkiyet altında olduğu mevcut sistemden faydalananlar, programları sahiplenme isteklerini desteklemek için iki sav sunar: duygusal sav ve ekonomik sav.

Duygusal sav şu şekildedir: “Alın terimi, kalbimi, ruhumu bu programa koydum. Bu program benden gelmektedir, bu program benimdir!”

Bu savın yanlış olduğunun kanıtlanması gerekmez. Bağlılık duygusu, kendilerine uygun olduğunda programcıların kazandığı bir duygudur; kaçınılmaz bir duygu değildir. Örneğin, aynı programcıların, bir maaş karşılığında yazılımlarının tüm haklarını büyük bir firmaya devrettiği durumu düşünelim; duygusal bağlılık esrarengiz bir şekilde ortadan kaybolur. Bunun zıttı olarak, çalışmalarına imzalarını bile atmayan ortaçağ zamanlarının büyük sanatçılarını ve zanaatçılarını düşünelim. Onlara göre, sanatçının adı önemli değildi. Önemli olan çalışmanın yapılması, ve hizmet edeceği amaçtı. Bu görüş, yüzlerce yıl hüküm sürdü.

Ekonomik sav şu şekildedir: “Zengin olmak istiyorum (genellikle “ekmeğini kazanmak” ifadesiyle karıştırılmaktadır) ve programlama yaparak zengin olmama izin vermezseniz, o zaman programlama yapmayacağım. Herkes benim gibidir, bu nedenle, hiç kimse program yapmayacaktır. Ve o zaman elinizde hiçbir program olmayacak!” Bu tehdit, genellikle arkadaşça bir tavsiye altında gizlenmektedir.

Daha sonra bu tehdidin niçin bir blöf olduğunu açıklayacağım. İlk olarak, savın başka bir biçiminde görülebilir olan bir kapalı varsayıma işaret etmek istiyorum.

Bu ifade etme, hiçbir programın olmadığı durumla özel mülk bir programın sosyal yararının karşılaştırılmasıyla başlar ve daha sonra bir bütün olarak özel mülk yazılım gelişiminin yararlı olduğu ve cesaretlendirilmesi gerektiği sonucuna varır. Buradaki yanlış mantık, iki sonucun, özel mülk yazılımın olması durumu ile hiçbir yazılımın olmaması durumu, karşılaştırılmasındadır ve başka hiçbir olasılığın olmadığı varsayılmaktadır.

Yazılım telif hakkı sistemi söz konusu olduğunda, yazılım gelişimi genellikle yazılımın kullanımını kontrol eden bir sahibin varlığıyla ilişkilidir. Bu ilişki var olduğu sürece, her zaman özel mülk yazılımın var olması ya da hiçbir yazılımın var olmaması seçeneğiyle karşı karşıya kalırız. Ancak, bu ilişki yapısal ya da önlenemeyen bir ilişki değildir; bu, sorgulamakta olduğumuz özel sosyal/yasal kararın bir sonucudur: bu, yazılım sahipliğinin olup olmaması kararıdır. Özel mülk yazılımın var olması – hiçbir yazılımın var olmaması arasındaki tercihin formülize edilmesi, sorgulanmayı gerektirmektedir.

Sahiplerin Olmasına Karşı Sav

Şu anda soru şudur: “Yazılımın gelişimi, kullanımının kısıtlanması amacıyla sahiplerinin olmasıyla ilişkilendirilmeli midir?”

Buna karar vermek için, bu iki eylemin her birinin toplum üzerindeki etkisini birbirinden bağımsız olarak değerlendirmemiz gerekir: yazılımın geliştirilmesinin etkisi (dağıtım terimlerinden bağımsız olarak) ve kullanımının sınırlanmasının etkisi (yazılımın geliştirilmiş olduğu varsayılarak). Bu eylemlerden biri yararlı ve diğeri de zararlı ise, o zaman ilişkiyi bırakmamız ve yalnızca yararlı olan eylemi gerçekleştirmemiz daha iyidir.

Bu durumu farklı bir şekilde ortaya koyarsak, halihazırda geliştirilmiş olan bir programın dağıtılmasının kısıtlanması toplum için zararlı ise, o zaman etik bir yazılım geliştiricisi, bu seçeneği reddedecektir.

Paylaşmanın kısıtlanmasının etkisini belirlemek için, kısıtlı (başka bir deyişle, özel mülk) bir programın toplum için değerini, aynı programın herkes için ulaşılabilir olduğu durumdaki değeriyle karşılaştırmamız gerekir. Bu, iki dünyanın karşılaştırılması anlamına gelmektedir.

Bu çözümleme, ayrıca şu şekilde yapılan basit karşı savı da yanıtlamaktadır. “komşuya programın bir kopyasının verilmesinin yararı, programın sahibine verilen zarar nedeniyle yok olmaktadır.” Bu karşı sav, zararın ve faydanın eşit büyüklükte olduğunu varsaymaktadır. Çözümleme, iki büyüklüğün karşılaştırılmasını içermektedir ve faydanın daha büyük olduğunu göstermektedir.

Bu savı açıklığa kavuşturmak için, bu savı başka bir alana uygulayalım: yol inşaatı.

Bütün yolların finansmanı geçiş ücretleriyle sağlanabilir. Bu, tüm cadde köşelerinde geçiş ücreti stantlarının olmasını gerektirecektir. Bu gibi bir sistem, yolları iyileştirmek için büyük bir istenç sağlayacaktır. Ayrıca herhangi belirli bir yolun kullanıcılarının söz konusu yol için ödeme yapmasına neden olacaktır. Ancak, geçiş ücreti standı, düzgün bir biçimde araba sürülmesine ilişkin yapay bir engeldir, yapaydır çünkü yolların ya da arabaların nasıl çalıştığının bir sonucu değildir.

Yararları açısından ücretli ve ücretsiz yolları karşılaştırırsak, geçiş ücreti stantlarına sahip olmayan yolların inşaatının ve çalıştırılmasının daha ucuz olduğunu, daha güvenli ve kullanımının daha etkin olduğunu görürüz(2). Fakir bir ülkede, geçiş ücretleri, yolları birçok vatandaş için daha elverişsiz hale getirmektedir. Bu nedenle, geçiş ücreti standı olmayan yollar, topluma daha düşük maliyette daha fazla fayda sunmaktadır; toplum için daha çok tercih edilmektedir. Bu nedenle toplumun, yolların finansmanını geçiş ücreti stantları yerine başka bir şekilde sağlaması gereklidir. Bir kere inşaa edildikten sonra, yolların kullanımı ücretsiz olmalıdır.

Geçiş ücreti stantlarının savunucuları finansmanın sağlanması için tek yol olarak bu stantları önerdiklerinde, mevcut tercih olanaklarını bozarlar. Geçiş ücreti stantları finansman sağlamaktadır ancak başka bir şeyi daha yapmaktadır: aslında, yolun kalitesini bozmaktadır. Geçiş ücretli yol, ücretsiz (özgür) yol kadar iyi değildir; bu, ücretsiz yolların yerine geçiş ücretli yolların geçeceği anlamına geliyorsa, daha iyi ya da teknik olarak üstün yolların iyi bir sonuç vermeyebileceğini gösterir.

Tabi ki, ücretsiz bir yolun inşaatının da maliyeti vardır ve bu maliyeti, kamunun bir şekilde ödemesi şarttır. Ancak, bu, geçiş ücreti stantlarının önlenemez olduğu anlamına gelmez. Her iki durumda da ücret ödemesi gereken bizler için, ücretsiz bir yolun satın alınması paramızın daha iyi değerlendirilmesini sağlayacaktır.

Geçiş ücreti olan bir yolun, hiç yolun olmamasından daha kötü olduğunu söylemiyorum. Bu, geçiş ücretinin hiç kimsenin yolu kullanamayacağı kadar yüksek olduğu durumda geçerli olurdu, ancak bu, bir geçiş ücreti toplayıcısı için muhtemel olmayan bir politikadır. Ancak, geçiş ücreti stantları önemli harcama ve elverişsizliğe neden olduğu sürece, finansmanın daha az engelleyici bir biçimde sağlanması daha iyidir.

Yazılım gelişimine aynı savı uygulayarak, şimdi yararlı yazılım programları için “geçiş ücreti stantlarının” olmasının topluma pahalıya mal olduğunu göstereceğim: programların oluşturulmasının daha pahalıya mal olmasına, ortaya çıkan ürünün daha pahalı olmasına ve kullanımının daha az tatmin edici ve daha verimsiz olmasına neden olmaktadır. Bunu, program yapısının başka bir şekilde desteklenmesi gerektiği sonucu izleyecektir. Daha sonra, yazılım gelişiminin desteklenmesi ve (gerçekte gerekli olduğu dereceye kadar) finanse edilmesi için başka yöntemleri açıklamaya devam edeceğim.

Yazılımın Engellenmesi ile Verilen Zarar

Bir an için bir programın geliştirilmiş olduğunu ve gelişimi için her türlü gerekli bedelin ödendiğini düşünün; şimdi toplum, programı özel mülk yapmak ya da özgür paylaşım ve kullanım için izin vermek arasında bir tercih yapmalıdır. Programın varlığı ve ulaşılabilirliği istenen bir şeydir.(3)

Programın dağıtımı ve değiştirilmesi üzerindeki sınırlamalar kullanımını kolaylaştıramaz. Bu sınırlamalar yalnızca zarar vericidir. Bu nedenle etkileri yalnızca olumsuz olabilir. Ancak ne kadar? Ve ne çeşit?

Bu gibi bir engellemeden dolayı üç farklı maddi zarar seviyesi vardır:

  • Daha az sayıda insan programı kullanmaktadır.
  • Kullanıcıların hiçbiri programı uyarlayamaz ya da onaramaz.
  • Diğer geliştiriciler programdan bir şeyler öğrenemez ya da yeni çalışmalar için programı temel alamaz.

Her bir maddi zarar seviyesi, eşlik eden bir psiko-sosyal zarar biçimine sahiptir. Bu, insanların kararlarının sonraki duyguları, yaklaşımları ve yatkınlıkları üzerindeki etkisine gönderme yapmaktadır. İnsanların düşünme yollarındaki bu değişiklikler daha sonra diğer insanlarla ilişkilerinde ek bir etkiye sahip olacaktır ve maddi sonuçlara neden olabilir.

Maddi zararın üç seviyesi, programın katabildiği değerin bir kısmını tüketebilir ancak sıfıra indiremez. Programın değerinin neredeyse tümünü harcarlarsa, o zaman programın yazılması en azından programı geliştirmek için harcanan emek şeklinde topluma zarar verir. Satılması kârlı olan bir program birtakım net doğrudan maddi fayda sağlamalıdır.

Ancak, eşlik eden psiko-sosyal zarar hesaba katıldığında, özel mülk yazılım gelişiminin verebildiği zararın bir sınırı yoktur.

Programların Kullanımının Sınırlandırılması

İlk zarar seviyesi, programın basit bir biçimde kullanımına engel olmaktadır. Bir programın kopyalanması hemen hemen sıfır marjinal maliyete sahiptir (ve işi kendiniz yaparak bu maliyeti ödeyebilirsiniz), bu nedenle özgür bir piyasada, hemen hemen sıfır fiyata sahip olacaktır. Lisans ücreti, programın kullanılmasına ilişkin önemli bir engelleyici etkendir. Geniş çaplı olarak yararlı olan bir program özel mülk ise, çok daha az sayıda insan bu programı kullanacaktır.

Bir programın topluma sağlayacağı toplam katkının programa bir sahip atanmasıyla azalacağı kolayca görülebilir. Programı kullanmak için ödeme yapması gereken programın her bir potansiyel kullanıcısı, ödeme yapmayı seçebilir ya da programı kullanmaktan vazgeçebilir. Kullanıcı ödeme yapmayı tercih ettiği zaman, iki taraf arasında toplamı sıfır olan bir para transferi gerçekleşmektedir. Ancak bir kimse programın kullanımından vazgeçmeye karar verdiğinde, bu durum, o kimseye zarar verir ve de bu durumun kimseye yararı olmaz. Negatif sayılarla sıfırların toplamı negatif olmalıdır.

Ancak bu, programı geliştirmek için gerekli çalışma miktarını azaltmamaktadır. Sonuç olarak, saatlik çalışma başına sağlanan kullanıcı memnuniyeti açısından tüm sürecin verimi azalır.

Bu, programlar, arabalar, sandalyeler ya da sandviçlerin kopyaları arasındaki önemli farklı yansıtır. Bilim kurgu filmlerinin dışında fiziksel nesneler için hiçbir kopyalama makinesi yoktur. Ancak programların kopyalanması kolaydır; herhangi bir kimse, çok az çabayla istendiği kadar kopya oluşturabilir. Fiziksel nesneler için bu geçerli değildir çünkü madde korunmaktadır: her bir yeni kopya, ilk kopyanın yapılış şekliyle aynı şekilde hammaddelerden yapılmalıdır.

Maddi nesneler söz konusu olduğunda, bu nesnelerin kullanımına ilişkin engelleyici durum anlamlıdır çünkü daha az nesnenin satın alınması, bu nesneleri yapmak için daha az hammadde ve çalışmanın gerekli olduğu anlamına gelmektedir. Genelde üretim süreci üzerine dağıtılmış bir başlangıç maliyetinin ve bir geliştirme maliyetinin olduğu gerçektir. Ancak üretimin marjinal maliyeti önemli olduğu sürece, geliştirme maliyetinin bir kısmının eklenmesi niteliksel bir fark yaratmamaktadır. Ve sıradan kullanıcıların özgürlüğünde kısıtlamaların olmasını gerektirmemektedir.

Ancak, aksi takdirde özgür olacak olan bir şey üzerinde bir fiyatın dayatılması niteliksel bir değişikliktir. Yazılım dağıtımı için merkezi olarak dayatılan bir ücret güçlü bir engelleyici durum haline gelmektedir.

Dahası, şimdi uygulandığı gibi merkezi üretim, yazılımın kopyalarının sunulması aracı olarak bile etkin değildir. Bu sistem gereksiz paketleme, dünya genelinde çok sayıda paketin taşınması ve satış için depolanmasındaki fiziksel disklerin ya da teyplerin iliştirilmesini içermektedir. Bu maliyet, işin yapılmasının masrafı olarak sunulmaktadır; gerçekte, sahiplerin olması nedeniyle oluşan boşa harcamanın bir kısmıdır.

Sosyal Uyumun Zarar Görmesi

Kendinizin ve komşunuzun belirli bir programın çalışmasını yararlı bulacağını varsayın. Komşunuz açısından etik olarak bakıldığında, durumun uygun bir şekilde gerçekleşmesinin programın her ikiniz tarafından kullanılmasını mümkün kılacağını hissetmelisiniz. Programın yalnızca biriniz tarafından kullanılması ve diğerinin kısıtlanması önerisi, ara bozucu bir öneridir komşunuz da siz de bu durumu kabul edemezsiniz.

Tipik bir yazılım lisans anlaşması imzalamak komşunuza ihanet etmek anlamına gelmektedir: “Komşumu bu programdan mahrum bırakmaya söz veriyorum böylece kendim için bir kopya edinebilirim.” Bu gibi tercihler yapan insanlar, komşulara yardım etmenin önemini basit görerek kendilerini haklı göstermek için iç psikolojik baskı hisseder, bu nedenle toplum ruhu zayıflar. Bu, programın kullanımından insanları vazgeçirmenin maddi zararıyla ilişkili olan psiko-sosyal zarardır.

Birçok kullanıcı, paylaşmanın reddedilmesinin hatalı olduğunu bilinçaltında hissetmektedir, bu nedenle bu kullanıcılar, lisansları ve kanunları görmezden gelmeye karar verir ve her şekilde programları paylaşırlar. Ancak genellikle bunu yaptıkları için suçlu hissederler. İyi komşu olmak için kuralları çiğnemenin gerekli olduğunu bilirler ancak kanunlara yine de önem verirler ve iyi bir komşu olmanın (ki öyledirler) utanç verici ya da ahlaksızca olduğu sonucuna varırlar. Bu da psiko-sosyal bir zarar çeşididir ancak bu lisansların ve kanunların hiçbir törel güce sahip olmadığına karar vererek bundan kaçınılabilir.

Programcılar ayrıca, çalışmalarını birçok kullanıcının kullanmasına izin verilmeyeceğini bilerek psikolojik zarar da görmektedir. Bu durum, siniklik ya da inkâr davranışına yol açmaktadır. Bir programcı, teknik olarak heyecan verici bulduğu çalışmayı coşkulu bir şekilde tanımlayabilir; o zaman “Kullanmama izin verilecek mi?” sorusunu duyduğunda yüzü düşer ve cevabın hayır olduğunu itiraf eder. Cesareti kırılmış hissetmemek için, çoğunlukla bu gerçeği görmezden gelir ya da bu konunun önemini en aza indirmek için sinik bir tutum benimser.

Reagan döneminden beri, A.B.D.’deki en büyük eksiklik konusu, teknik yenilik değil daha çok toplumun iyiliği için birlikte çalışma isteğidir. Toplum için birlikte çalışma isteği harcanarak teknik yeniliğin yüreklendirilmesi anlamsızdır.

Programların Uyarlanmasının Engellenmesi

Maddi zararın ikinci seviyesi programların uyarlanamamasıdır. Yazılımın değişikliklerinin kolaylaşması eski teknolojiye göre en büyük avantajlardan biridir. Ancak piyasada mevcut yazılımların birçoğu, satın alındıktan sonra bile değişiklik için elverişli değildir. Bir kara kutu gibi, almanız ya da bırakmanız için uygundur, hepsi bu.

Çalıştırabileceğimiz bir program, anlamı kapalı olan bir sayı serisinden oluşmaktadır. Hiç kimse, hatta iyi bir programcı bile, programın başka bir şey yapması için bu sayıları kolayca değiştiremez.

Programcılar normalde bir programın “kaynak kodu” ile çalışır, bu kaynak kodu, Fortran ya da C gibi bir programlama dilinde yazılmaktadır. Kullanılmakta olan verileri ve programın parçalarını göstermek için isimleri kullanır ve toplama için + ve çıkarma için – gibi sembollerle işlemleri temsil eder. Programcıların, programları okuması ve değiştirmesine yardımcı olmak için tasarlanmıştır. Burada bir örnek mevcuttur; bu örnek, bir düzlemdeki iki nokta arasındaki uzaklığı hesaplamak için kullanılan bir programdır:

     float
     distance (p0, p1)
          struct point p0, p1;
     {
       float xdist = p1.x - p0.x;
       float ydist = p1.y - p0.y;
       return sqrt (xdist * xdist + ydist * ydist);
     }

Aşağıda aynı programın çalıştırılabilir biçimi gösterilmektedir, bilgisayarda normalde kullanılan:

     1314258944      -232267772      -231844864      1634862
     1411907592      -231844736      2159150         1420296208
     -234880989      -234879837      -234879966      -232295424
     1644167167      -3214848        1090581031      1962942495
     572518958       -803143692      1314803317

Kaynak kodu, programın her kullanıcısı için (en azından potansiyel olarak) yararlıdır. Ancak birçok kullanıcının, kaynak kodunun kopyalarına sahip olmasına izin verilmez. Genelde hiç kimse ondan bir şeyler öğrenmesin diye, özel mülk bir programın kaynak kodu, sahibi tarafından gizli tutulur. Kullanıcılar, yalnızca bilgisayarın çalıştıracağı anlaşılmaz sayı dosyalarını almaktadır. Bu, programın, yalnızca programın sahibi tarafından değiştirilebileceği anlamına gelmektedir.

Bir arkadaşım, bir keresinde bana bir bankada altı ay programcı olarak çalıştığını ve piyasada bulunan programlara benzer bir program yazdığını anlatmıştı. Piyasadan mevcut programa ilişkin kaynak kodunu alabilirse, kolayca ihtiyaçlarına göre ayarlayabileceğini söylemişti. Banka, bunu almak için ödeme yapmak konusunda istekliydi ancak buna izin verilmemekteydi, kaynak kodu sırdı. Bu nedenle, altı ay çalışması gerekliydi, bu, bu büyük üründe hatırı sayılır bir çalışmaydı ancak gerçekte boşa giden bir çalışmaydı.

MIT Yapay Zeka Laboratuarı 1977 yılı civarında Xerox’tan hediye olarak bir grafik yazıcısı aldı. Bu yazıcı, birçok yararlı ekleme yaptığımız özgür yazılım tarafından çalıştırılmaktaydı. Örneğin, yazılım, bir yazdırma işinin tamamlanması üzerine bir kullanıcıyı derhal bilgilendirecekti. Yazıcıda ne zaman kağıt sıkışması ya da kağıtsız kalma gibi bir sorun olsa, yazılım, derhal yazdırma işlerini sıraya koyarak tüm kullanıcıları bilgilendirmekteydi. Bu özellikler düzgün çalışmayı sağlamaktaydı.

Daha sonra Xerox, YZ Laboratuarına, ilk lazer yazıcılarından biri olan daha yeni, daha hızlı bir yazıcı verdi. Bu yazıcı, bu iş için atanan bir bilgisayarda çalışan özel mülk bir yazılım tarafından sürülmekteydi, bu nedenle en sevdiğimiz özelliklerin hiçbirini ekleyemedik. Bir yazdırma işi, bu bilgisayara gönderildiğinde ancak iş gerçekten de yazdırıldığında (ve gecikme genelde önemli orandaydı) bir bildirim almıyorduk. İşin gerçekten de ne zaman yazdırıldığının bulunması için bir yol yoktu; yalnızca tahmin yürütebiliyordunuz. Ve bir kağıt sıkışması olduğunda, hiç kimse bilgilendirilmiyordu, bu nedenle yazıcı genellikle hiç kimse tarafından tamir edilmeden bir saat öylece duruyordu.

YZ Laboratuarındaki sistem programcıları muhtemelen programın orijinal yazarları gibi bu gibi problemleri çözebilmekteydi. Xerox, bu gibi problemlerin çözülmesiyle ilgilenmiyordu ve bizi bu konuda engellemeyi tercih etti, bu nedenle problemleri kabul etmeye zorlandık. Bu problemler hiçbir zaman giderilmedi.

Birçok iyi programcı bu hüsranı yaşadı. Banka, derme çatma hazırlanmış olan programdan yeni bir program yazarak problemi çözmeyi başarmıştı ancak ne kadar yetenekli olursa olsun tipik bir kullanıcının tek yapabileceği şey vazgeçmekti.

Bu vazgeçiş, insanda kendine güven anlamında psiko-sosyal zarara neden olmaktadır. İhtiyaçlarınıza uygun olarak yeniden düzenleyemeyeceğiniz bir evde yaşamak cesaret kırıcıdır. Birinin hayatının diğer yönlerini etkileyecek şekilde yayılabilen kabullenmeye ve cesaret kırmaya neden olur. Bu şekilde hisseden insanlar mutsuzdur ve iyi çalışma yapamazlar.

Yemek tariflerinin yazılımla aynı şekilde biriktirilmiş olduğu durumu hayal edin. Şöyle diyebilirsiniz: “Tuzunu azaltarak bu yemek tarifini nasıl değiştiririm?” ve büyük şef şu şekilde yanıt verir: “Beynimin ve damak tadımın bir sonucu olan benim yemek tarifime, tarifi kurcalamaya çalışarak nasıl hakaret edersin? Yemek tarifimi değiştirme ve onu daha güzel yapma hakkına sahip değilsin!”

“Ama doktorum tuz yememem gerektiğini söyledi! Ne yapabilirim? Benim için tuzu çıkaramaz mısınız?”

“Bunu memnuniyetle yaparım; ücretim yalnızca $50,000’dir.” (Sahibin değişiklikler üzerinde tekeli olduğu için, ücret yüksektir.) “Ancak, şimdi zamanım yok. Deniz Kuvvetleri Departmanı’na gemi bisküvileri için yeni bir tarif tasarlamam gerekiyor. İki yıl sonra sizin işinizi görürüm.”

Yazılım Geliştirmenin Engellenmesi

Üçüncü maddi zarar seviyesi, yazılım geliştirmeyi etkilemektedir. Yazılım geliştirme, bir kimsenin mevcut bir programı aldığı ve yeni bir özellik için parçalarını yeniden yazdığı ve daha sonra başka bir insanın başka bir özellik eklemek için parçaları yeniden yazdığı evrimsel bir süreç olarak alışılageldi ve bazı durumlarda, bu yirmi yıllık bir periyot boyunca devam etti. Bu arada, programın parçaları, başka programların başlangıçlarını oluşturmak üzere alınacak ve orada kullanılacaktır.

Sahiplerin var olması bu gelişim tipini engellemektedir, bir program geliştirilirken, derme çatma olarak hazırlanmış bir parçadan çalışılmaya başlanmasını gerekli kılmaktadır. Ayrıca genç pratisyenlerin, yararlı teknikleri öğrenmek için mevcut programları çalışmasını ya da hatta büyük programların yapılandırılabilmesini de önler.

Sahipler ayrıca eğitimi de önlemektedir. Bilgisayar bölümünde büyük bir programın kaynak kodunu hiçbir zaman görmemiş zeki öğrencilerle karşılaştım. Küçük programları yazma konusunda başarılı olabilirler ancak başkalarının nasıl yaptığını göremezlerse, büyük programları yazma konusunda farklı özellikleri öğrenmeye başlayamazlar.

Herhangi bir entelektüel alanda, birileri diğerlerinin omuzlarına çıkarsa, daha büyük yüksekliklere ulaşabilirler. Ancak yazılım alanında artık buna izin verilmemektedir, kendi firmanızda diğer insanların omuzlarına çıkabilirsiniz.

İlgili psiko-sosyal zarar, ülkeleri savaşta olsa bile, bilim adamlarının iş birliği yapmasını sağlayacak kadar güçlü olmuş olan bilimsel işbirliğinin ruhunu etkilemektedir. Bu ruhta, laboratuarlarını Pasifik’teki bir adada bırakan Japon oşinograflar, ABD Deniz Kuvvetleri için çalışmalarını dikkatli bir şekilde korumuş ve çalışmalarına iyi bakmaları için ABD Deniz Kuvvetlerine bir not bırakmışlardır.

Kâra ilişkin uyuşmazlık, uluslar arası uyuşmazlığın ayırdığına zarar vermiştir. Bugünlerde, birçok alandaki bilim adamı, deneyini diğerlerinin tekrarlamasını olanaklı kılmak için yayınlarında yeterince bilgi vermemektedirler. Yalnızca okuyucuların ne kadarını yapabileceklerine şaşırmalarına yetecek kadar bilgi sunarlar. Bu, rapor halinde sunulan kaynak kodunun genelde sır olduğu bilgisayar biliminde de kesinlikle benzer şekildedir.

Paylaşımın Nasıl Kısıtlandığı Önemli Değildir

İnsanların bir programın kopyalanması, değiştirilmesi ve üzerine bazı yapı taşlarının konulmasının önlenmesinin etkilerini açıkladım. Bu engellemenin nasıl gerçekleştiğini açıklamadım çünkü bu, sonucu etkilememektedir. Kopya koruması ya da telif hakkı, lisanslar ya da şifreleme ya da ROM kartları ya da donanım seri numaraları ndan hangisi ile yapılırsa yapılsın, kullanımı önlemede başarılı olursa, zarar vericidir.

Kullanıcılar, bu yöntemlerin bazılarını diğerlerinden daha uygunsuz bulmaktadır. Zannediyorum ki, en çok nefret edilen metotlar, hedeflerini gerçekleştiren metotlardır.

Yazılım Özgür Olmalıdır

Bir programın sahibinin olmasının, programın değiştirilmesinin ya da kopyalanmasının kısıtlanmasının, engelleyici olduğunu göstermiştim. Negatif etkileri yaygın ve önemlidir. Ortaya çıkan sonuç toplumda, programlar için sahipler olmamalıdır.

Toplumun ihtiyaç duyduğu şeyi anlamanın başka bir yolu özgür yazılımdır ve özel mülk yazılım kötü bir ikamedir. Bunun cesaretlendirilmesi ihtiyaç duyduğumuz şeyi almanın gerçekçi bir yolu değildir.

Vaclav Havel, bize şunu tavsiye etmiştir: “Bir şey için, başarılı olma şansına sahip olduğu için değil iyi olduğu için savaşın.” Özel mülk yazılım yapan bir şirket, kendi dar anlamında başarı şansına sahiptir ancak bu, toplum için iyi olan şey değildir.

İnsanlar Niçin Yazılım Geliştireceklerdir?

Telif hakkını insanları yazılım geliştirmeye cesaretlendiren bir araç olarak kabul edersek, ilk başta daha az yazılım geliştirilecektir ancak söz konusu yazılım daha yararlı olacaktır. Genel olarak sağlanan kullanıcı memnuniyetinin daha az olup olmayacağı açık değildir; ancak öyleyse ya da herhangi bir şekilde bu kullanıcı memnuniyetini arttırmak istersek, gelişimi yüreklendirmek için başka yollar vardır, tıpkı yollarda para toplamak için geçiş ücreti stantlarının dışında başka alternatiflerin de olması gibi. Bunun nasıl olabileceği hakkında konuşmadan önce, ilk olarak yapay cesaretlendirmenin gerçekten ne kadar gerekli olduğunu sorgulamak isterim.

Programlama Eğlencelidir

Örneğin, para için yapılacak olmasını göz ardı edersek, yol inşaatı gibi az sayıda kimsenin girişeceği bazı işler vardır. Zengin olma şansının düşük olduğu bazı başka çalışma ve sanat dalları mevcuttur, insanlar bu gibi işlere meraklarından ya da toplum tarafından algılanan değerlerinden ötürü girer. Buna ilişkin örnekler, matematiksel mantığı, klasik müziği ve arkeolojiyi ve çalışan insanlar arasındaki politik organizasyonu kapsamaktadır. İnsanlar, finansmanı sağlanan mevcut birkaç konum için acı bir şekilde olmaktan çok üzgün bir şekilde rekabet eder. Hatta güçleri yeterse, ilgili alanda çalışmak için para bile ödeyebilirler.

Bu gibi bir alan, zengin olma şansını sunmaya başlarsa, bir anda kendini değiştirebilir. Bir çalışan zengin olursa, diğerleri de aynı imkânı talep eder. Kısa zamanda, tümü, zevk için yapmakta oldukları şey için büyük miktarlarda para isteyebilirler. Birkaç yıl geçtiğinde, ilgili alanla ilişkili herkes, büyük maddi çıkar olmaksızın işin yapılmasına saçma gözüyle bakacaktır. Sosyal planlayıcılara, bunu gerçekleştirmek için gerekli olan özel tedbirleri ve tekeli oluşturarak bu kârların mümkün olmasını sağlamaları konusunda baskı yapacaklardır.

Bu değişim, son on yılda bilgisayar programcılığı alanında gerçekleşti. On beş yıl önce1, “bilgisayar tutkusu” adlı makaleler vardı: kullanıcılar “canlı bağlantı gerçekleştirmekteydi” ve haftada-yüz-dolar gibi bir alışkanlığa sahiptiler. Genel olarak insanların evliliklerini bile sona erdirmeye yetecek kadar bilgisayar sevgisinin olduğu anlaşılmıştı. Günümüzde, genel olarak hiç kimsenin yüksek bir ücret almadan programlama yapmadığı anlaşılmaktadır. İnsanlar, on beş sene önce bildikleri şeyi unutmuştur.

Belirli bir zamanda birçok insanın yüksek ücret için belirli bir alanda çalışacağı doğruyken, bunun hâlâ doğru olması gerekmez. Toplumun da bunu yüreklendirmesi ile, değişimin dinamiği tersine işleyebilir. İnsanların zengin olma ihtimalini ortadan kaldırırsak, o zaman bir süre sonra, davranışlarını yeniden ayarladıkları zaman, insanlar, bir kere daha yeniden başarının zevki için ilgili alanda çalışmaya can atacaklardır.

Buradaki soru şudur: “Programcılara nasıl ücret ödenebilir?” Bu soru, programcılara bir servet ödenmesinin gerekmediği fark edildiğinde, daha kolay bir soru haline gelmektedir. Sade bir yaşantının sağlanması daha kolaydır.

Özgür Yazılımın Finansmanı

Programcılara ücret ödeyen kurumların yazılım evleri olması gerekmez. Bunu yapabilecek birçok başka kurum mevcuttur.

Donanım üreticileri, yazılımın kullanımını kontrol edemeseler bile, yazılım gelişimini desteklemeyi önemli bulmaktadır. 1970 yılında, yazılımlarının çoğu özgürdü çünkü kısıtlamayı düşünmüyorlardı. Günümüzde, konsorsiyumlara katılmaya ilişkin artan istekleri, yazılıma sahip olmanın onlar için gerçekten de önemli olan şey olmadığını fark ettiklerini göstermektedir.

Üniversiteler, birçok programlama projesi gerçekleştirmektedir. Günümüzde, üniversiteler, genellikle elde ettikleri sonuçları satmaktadır ancak 1970’lerde satmamaktaydılar. Yazılım satmalarına izin verilmese, üniversitelerin özgür yazılım geliştirip geliştirmeyeceğine ilişkin bir şüphe var mıdır? Bu projeler, şimdi özel mülk yazılım gelişimini destekleyen hükümet anlaşmalarıyla desteklenebilir.

Günümüzde üniversite araştırmacılarının bir sistem geliştirmek, sistemi tamamlanana kadar geliştirmek ve projeyi “tamamlanmış” olarak adlandırmak için ödenek alması ve daha sonra projeyi gerçekten de bitirdikleri ve kullanılır hale getirdikleri şirketleri kurmaları yaygındır. Bazen tamamlanmamış sürümü “özgür” olarak adlandırırlar; gerçekten de bozulmuş iseler, bunun yerine, üniversiteden özel bir lisans alırlar. Bu bir sır değildir; ilgili herkes tarafından açık bir şekilde kabul edilmektedir. Ancak araştırmacılar bu gibi şeyleri yapma isteğine açık değillerse, yine de araştırmayı gerçekleştireceklerdir.

Özgür yazılım geliştiren programcılar, yazılımla ilgili hizmetleri satarak yaşamlarını sağlayabilirler. GNU C derleyicisini yeni donanıma taşımak ve GNU Emacs’a kullanıcı ara yüzü uzantıları yapmak üzere tutulmuştum. (Gerçekleştirilmesi tamamlandıktan sonra bu gelişmeleri kamuya sundum.) Ayrıca ders verdim ve bunun için de ücret aldım.

Bu şekilde çalışan tek ben değilim; şimdi bundan başka hiçbir iş yapmayan başarılı ve büyüyen bir şirket var. Ayrıca GNU sisteminin özgür yazılımı için ticari olarak destek sağlayan başka birçok firma bulunmaktadır. Bu, bağımsız yazılım destek endüstrisinin başlangıcıdır, özgür yazılım baskın hale gelirse, oldukça büyüyecek olan bir endüstridir. Çok zengin olanlar dışındaki kullanıcılara, özel mülk yazılım için mevcut olmayan bir seçeneği sunmaktadır.

Özgür Yazılım Vakfı gibi yeni vakıflar da programcıları finanse edebilir. Kurumun gelirlerinin çoğu, posta vasıtasıyla disk ve teyp alan kullanıcılar tarafından sağlanmaktadır. Teypler üzerindeki yazılım ücretsizdir, bu, her kullanıcının yazılımı kopyalama ve değiştirme özgürlüğünün olduğu anlamına gelmektedir ancak birçoğu kopyaları almak için ödeme yapmaktadır. (“Özgür yazılımın” ücretle ilgili değil özgürlükle ilgili olduğunu unutmayın.) Halihazırda bir kopyaya sahip bazı kullanıcılar, hak ettiğimizi düşündükleri bir katkıyı sağlamak için teyp sipariş etmektedir. Vakıf ayrıca bilgisayar üreticilerinden önemli oranda bağış da almaktadır.

Özgür Yazılım Vakfı bir bağış kurumudur ve geliri, mümkün olduğunca fazla sayıda programcı tutmak için harcanmaktadır. Bir şirket olarak kurulmuş olsaydı, aynı ücretle aynı özgür yazılımı kamuya dağıtarak, kurucusu için çok iyi bir servet sağlayabilirdi.

Vakıf bir bağış kurumu olduğu için, programcılar genelde başka bir yerde kazanacaklarının yarı parasına Vakıf için çalışmaktadır. Bunu yapmaktadırlar çünkü bürokrasimiz yoktur ve çünkü çalışmalarının kullanımının engellenmeyeceğini bilmenin memnuniyeti içindedirler. Hepsinin ötesinde, programlama eğlenceli bir iştir. Buna ek olarak, gönüllüler de bizim için birçok yararlı program yazmıştır. (Teknik yazarlar bile gönüllüdür.)

Bu, müzik ve sanatta olduğu gibi programlamanın çok etkileyici olduğunu doğrular. Hiç kimsenin programlama yapmayacağından korkmamıza gerek yoktur.

Kullanıcılar Geliştiricilere Ne Borçludur?

Yazılım kullanıcılarının, yazılımın desteklenmesine katkıda bulunmak için manevi bir zorunluluk hissetmesi için iyi bir neden vardır. Özgür yazılımın geliştiricileri, kullanıcıların eylemlerine katkıda bulunmaktadır ve özgür yazılım geliştiricilerine bunu sürdürmeleri için finansman sağlamak kullanıcıların uzun vadede ilgilendikleri bir husustur ve adildir.

Ancak, bu husus, özel mülk yazılım geliştiricileri için geçerli değildir çünkü kısıtlamalar, bir ödülden çok bir cezayı gerektirmektedir.

Bu nedenle burada bir ikilem vardır: yararlı yazılımın geliştiricisi, kullanıcıların desteğine hak kazanmaktadır ancak bu manevi zorunluluğun bir gereksinime dönüştürülmesine ilişkin her türlü girişim, zorunluluğa ilişkin temele zarar vermektedir. Geliştirici, bir ödülü hak edebilir ya da talep edebilir ancak bunların her ikisi de aynı anda olamaz.

Bu ikilem ile karşı karşıya kalan etik bir yazılım geliştiricinin, ödülü hak edecek şekilde davranacağına inanıyorum fakat tabiki kullanıcılardan gönüllü bağışı da rica etmelidir. Sonuç olarak, kullanıcılar, tıpkı kamuya ait radyo ve televizyon istasyonlarını desteklemeyi öğrendikleri gibi baskı olmaksızın geliştiricileri desteklemeyi de öğrenecektir.

Yazılım Üretkenliği Nedir?

Yazılım özgür olsaydı, hâlâ programcılar olacaktı ancak daha az sayıda olacaktı. Bu durum toplum için kötü olur muydu?

İlle de öyle olması gerekmez. Günümüzde gelişmiş toplumlar, 1900 yılında olduğundan daha az sayıda çiftçiye sahiptir ancak bunun toplum için kötü olmadığını düşünmekteyiz çünkü daha az sayıda çiftçi, birçok çiftçinin sağladığından daha fazla gıda sağlamaktadır. Bunu gelişmiş üretkenlik olarak adlandırırız. Özgür yazılım, talebi karşılamak için çok daha az sayıda programcıya ihtiyaç duymaktadır çünkü her seviyede yazılım üretkenliği artmıştır:

  • Geliştirilen her bir program daha geniş kullanıma sahiptir.
  • Derme çatma hazırlanmış bir şeyden başlamak yerine isteğe göre uyarlamak için mevcut programlar uyarlanabilir.
  • Programcılar daha iyi bir şekilde eğitilir.
  • Tekrarlayan geliştirmeleri çabalarıın elenmesi

Daha az sayıda programcının işe alınmasına neden olacağını ifade ederek işbirliğine karşı çıkanlar, gerçekte artmış üretkenliğe karşı çıkmaktadır. Aslında bu insanlar genelde yazılım endüstrisinin artmış üretkenliğe ihtiyaç duyduğuna ilişkin geniş çaplı olan inancı kabul etmektedirler. Peki bu nasıl olur?

“Yazılım üretkenliği” iki farklı anlama gelebilir: tüm yazılım gelişiminin genel üretkenliği ya da özel olarak projelerin üretkenliği. Genel üretkenlik, toplumun geliştirmek istediği bir şeydir ve bunu gerçekleştirmenin en doğrudan yolu, bunu engelleyen, işbirliğine ilişkin yapay engelleri ortadan kaldırmaktır. Ancak “yazılım üretkenliği” alanını çalışan araştırmacılar, yalnızca geliştirmenin zor teknolojik gelişmeleri gerektirdiği ikinci ve sınırlı ifadeye odaklanmaktadır.

Rekabet Önlenemez Bir Şey Midir?

İnsanların rakiplerini geçmek için yarışmaya çalışmaları önlenemez bir şey midir? Belki de öyledir. Ancak rekabet zararlı bir şey değildir; zararlı olan şey savaştır.

Rekabet etmenin birçok yolu vardır. Rekabet, daha da fazlasını elde etmeye ve diğerlerinin yaptığından daha iyisini yapmaya çalışmaktan ibarettir. Örneğin, eskiden, programlama dehaları arasında rekabet vardı, bilgisayarın en şaşırtıcı şeyi yapmasını sağlama yarışı ya da belirli bir iş için en kısa ya da en hızlı programı kimin yazacağına ilişkin yarış. Bu rekabet tipi, iyi bir centilmenlik ruhunun korunması şartıyla herkes için yararlı olabilir.

Yapıcı rekabet insanları iyi çalışmalar yapmak üzere yüreklendirmek için yeterli olan rekabettir. Bazı insanlar, dünyadaki tüm ülkeleri ziyaret eden ilk insan olmak için rekabet etmektedir; bazıları bu uğurda bir servet harcamaktadır. Ancak rakiplerinin çölleşmiş adalarda karaya oturmaları için gemi kaptanlarına rüşvet vermemektedirler. En iyi olanın kazanmasına rıza göstermektedirler.

İnsanlar kendilerini geliştirmek yerine birbirlerine engel olmaya çalışmaya başladıklarında, rekabet savaş haline gelir, “En iyi olan kazansın” felsefesinin yerini “En iyi olsam da olmasam da ben kazanayım” felsefesi alır. Özel mülk yazılım zararlıdır, bunun nedeni yalnızca bir rekabet biçimi olması değil ayrıca toplumumuzun vatandaşları arasındaki bir savaş biçimi olmasıdır.

İş hayatındaki rekabetin mutlaka savaş olarak adlandırılması gerekmez. Örneğin, iki market rekabet ettiğinde, tüm çabaları kendi müşterilerini artırmaktır, rakibini sabote etmek değildir. Ancak bu, iş etiğine özel bir bağlılık göstermemektedir; daha çok, fiziksel şiddetin olmadığı bu iş hayatı çizgisinde savaş için az faaliyet alanı vardır. Tüm iş alanları bu karakteristiği paylaşmamaktadır. Herkesin gelişmesini sağlayan bilgilerin saklanması da bir savaş çeşididir.

Ticaret ideolojisi, insanların, rekabetle başa çıkmak için istek uyandıran şeye dayanmalarını sağlamaz. Bazı savaş tipleri, anti tekel kanunlarla yasaklanmıştır ancak yöneticiler bu kanunları ilkesel olarak savaşı reddedecek şekilde genişletmek yerine özel olarak yasaklanmamış başka savaş biçimlerini icat etmektedir. Toplumun, ayrılıkçı bir sivil savaşın ekonomik eşdeğerinde kaynağı israf edilmektedir.

“Niçin Rusya’ya Taşınmıyorsunuz?”

ABD’de uç derecede hiçbirşeye karışmama bencilliğinde olanlar hariç herhangi bir fikir savunucusu, bu suçlamayı genellikle duymuştur. Örneğin bu suçlama, özgür dünyanın diğer tüm endüstrileşmiş toplumlarında olduğu gibi, ulusal bir sağlık bakım sisteminin olması gerektiğini savunanlara da yöneltilmiştir. Evrensel olarak gelişmiş toplumlarda olduğu gibi, sanat dallarına kamusal desteği savunanlara da yöneltilmiştir. İnsanların halkın iyiliği için hissettiği sorumluluk, Amerika’da Komünizm olarak tanımlanmaktadır. Ancak bu fikirler ne kadar benzerdir?

Sovyetler Birliği’nde uygulandığı şekliyle komünizm, halkın iyiliği için olduğu varsayılan ancak gerçekte Komünist partinin üyelerinin iyiliği için çalışan bir merkezi kontrol sistemidir. Ve kopyalama cihazları yasal olmayan kopyalamayı önlemek için sıkı bir şekilde korunmaktadır.

Amerikan yazılım telif hakkı sistemi, bir programın dağıtılması üzerinde merkezi kontrol uygular ve yasal olmayan kopyalamayı önlemek için kopyalama cihazlarını, otomatik kopya koruma sistemleriyle korur.

Bunun tersi olarak, insanların kendi işlemlerine karar vermekte özgür oldukları bir sistem inşa etmeye çalışmaktayım; özellikle, insanlar komşularına yardım etme konusunda ve günlük hayatlarında kullandıkları araçları geliştirme ve değiştirme konusunda özgür olmalıdırlar. Bu, gönüllü iş birliği ve yetkiyi merkezden alarak dağıtmayı esas alan bir sistemdir.

Bu nedenle, fikirleri, Rusya Komünizmine benzerlikleriyle yargılayacak olursak, burada yazılım sahipleri Komünistlerdir.

Önermeler Sorusu

Bu yazıda yazılım kullanıcısının bir yazardan ya da hatta bir yazarın çalışanından daha az önemli olmadığı varsayımını yapmaktayım. Başka bir deyişle, hangi davranış tipinin en iyisi olduğuna karar verdiğimizde, yazılım kullanıcılarıyla yazarların ilgi alanları ve ihtiyaçları eşit öneme sahiptir.

Bu önerme evrensel olarak kabul edilmemiştir. Birçok insan, bir yazarın patronunun temelde başka herhangi birinden daha önemli olduğunu düşünmektedir. Örneğin, şu ifade yaygındır: Yazılımınların sahibinin olmasının amacı, yazarın patronuna hak ettiği avantajı sağlamaktır, bunun halkı nasıl etkileyeceği önemli değildir.

Bu önermelerin kanıtlanması ya da çürütülmesinin bir yolu yoktur. Kanıt, ortak önermeleri gerektirir. Bu nedenle, söylemekte olduklarımın birçoğu, yalnızca kullandığım önermelere katılanlara ya da en azından sonuçlarının ne olduğuyla ilgilenenlere yöneliktir. Ürün sahiplerinin herkesten önemli olduğunu düşünenler için, bu yazı basit bir şekilde önemsizdir.

Ancak niçin bir çok Amerikalı, belirli insanları diğer herkesin üstünde tutan bir önermeyi kabul etsin ki? Bunun nedeni kısmen bu önermenin Amerikan toplumunun hukuksal geleneğinin bir parçası olmasıdır. Bazı insanlar, bu önermeden şüphe duyulmasının toplumun temelinde sorunların olduğu anlamına geldiğini hisseder.

Bu insanların, bu önermenin hukuksal geleneğimizin bir parçası olmadığını bilmeleri önemlidir. Hiçbir zaman da bu önerme, hukuksal yasal geleneğimizin bir parçası olmamıştır.

Öyle ki Anayasa, telif hakkının amacının “bilimin ve yararlı sanatların ilerlemesini desteklemek” olduğunu söylemektedir. Üst Kurul, bunun üzerinde özenle çalışmıştır ve Fox Film vs. Doyal’de şu ifadeyi kullanmıştır: “A.B.D.’nin tek çıkarı ve [telif hakkı] tekelin görüşülmesindeki temel hedef, halkın yazarlardan edindiği genel faydalarda bulunmaktadır.”

Anayasa ya da Üst Kurulla fikir birliği içinde olmamız gerekmez. (Bir zamanlar, her ikisi de köleliğe göz yummuştur.) Bu nedenle, fikirleri sahibin üstünlüğü önermesini çürütmemektedir. Umarım ki, bunun, geleneksel bir varsayımdan çok, bir radikal sağ varsayımı olduğunun farkına varılması çekiciliğini azaltacaktır.

Sonuç

Toplumumuzun komşuya yardım edilmesini yüreklendirdiğini düşünmek isteriz; ancak birilerini karşı duruş gösterdikleri için her ödüllendirişimizde ya da bu şekilde kazandıkları onları takdir ettiğiömizde, eleştirel mesajlar alırız.

Yazılım karaborsacılığı, kişisel yarar için toplum çıkarının önemsenmemesine itibar etmeme isteğimizin bir parçasıdır. Bu önemsememeyi Ronald Reagan’dan Jim Bakker’a, Ivan Boesky’den Exxon’a, batan bankalardan başarısız okullara kadar her yerde görebiliriz. Bunu, evsiz ve hapishanedeki insan sayısının büyüklüğünden ölçebiliriz. Anti sosyal ruh kendi kendini beslemektedir çünkü diğer insanların bize yardım etmeyeceğini gördükçe, onlara yardım etmek de o kadar saçma görünmektedir. Bu nedenle toplum vahşileşmektedir.

Vahşi bir ormanda yaşamak istemiyorsak, davranışlarımızı değiştirmeliyiz. İyi bir vatandaşın uygun olduğu zaman işbirliği yapan biri olduğu, birilerinden alma konusunda başarılı biri olmadığı mesajını göndermeye başlamalıyız. Umarım ki, özgür yazılım hareketi buna katkıda bulunacaktır: en azından bir alanda, vahşi orman yerine, gönüllü işbirliğini yüreklendiren ve bunu esas alarak çalışan daha etkin bir sistemle bunu elde edeceğiz.

Dipnotlar

  1. “Free software”’deki “free” sözcüğü, özgürlüğe atıf yapmaktadır, fiyata atıf yapmamaktadır; özgür bir programın bir kopyası için ödenen ücret sıfır ya da çok düşük bir ücret ya da (nadiren) oldukça yüksek bir ücret olabilir.
  2. Kirlilik ve trafik tıkanması hususları bu sonucu değiştirmemektedir. Genel olarak insanları araba sürmekten vazgeçirmek için araba sürmeyi daha pahalı hale getirmek istersek, bunu, geçiş ücreti stantlarını kullanarak yapmak daha dezavantajlıdır, geçiş ücreti stantları tıkanıklığı artırmaktadır. Benzin üzerine vergi koymak daha iyidir. Benzer şekilde, maksimum sürme hızının sınırlandırılmasıyla güvenliğin geliştirilmesi isteği, buna ilişkin değildir; herhangi belirli bir hız sınırı için özgür erişimli bir yol, durmaları ve gecikmeleri önleyerek ortalama sürme hızını artırmaktadır.
  3. Toplumun beğenmemesinden dolayı piyasadan çekilen Lotus Marketplace kişisel bilgi veri tabanı gibi belirli bir bilgisayar programı hiç olmaması gereken zararlı bir şey olarak değerlendirilebilir. Söylediğim şeylerin çoğu bu durum için geçerli değildir ancak sahibin, programı daha elverişsiz hale getirmesi zemininde bir sahibin olması için tartışmak daha az anlamlıdır. Program sahibi, programın elverişliliğini tamamen ortadan kaldırmaz, ancak kullanımı zarar verici olarak değerlendirilen bir program söz konusu olduğunda bu, istenen bir durumdur.

Bu yazı Özgür Yazılım, Özgür Toplum: Richard M. Stallman’ın Seçilmiş Yazıları kitabında yayınlanmıştır.

Yazan: Richard Stallman

gnu.org

April 17, 2017

UKUI Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu 16.10/17.04)

UKUI, Ubuntu Kylin tarafından geliştirilen resmi ve hafif bir masaüstü ortamıdır. MATE masaüstü ortamının çatallanmasıyla oluşturulmuştur. Ubuntu Kylin 17.04’te varsayılan olarak geliyor.  Çinli kullanıcılar Windows’a daha aşina olduğu için Windows 7’den esinlenilmiştir.  Uyarı: PPA’nın resmi olarak desteklenmediğini unutmayın. Yani herhangi bir problemle karşılaşırsanız sorunun çözümü

Açık Kaynak, niçin özgür yazılım noktasını kaçırıyor?

Bir yazılımı “özgür” olarak adlandırdığımızda, bunun anlamı yazılımın kullanıcının temel özgürlüklerine saygı duymasıdır: çalıştırma, anlama ve değiştirme, ve kopyaları değişiklik yaparak veya yapmayarak tekrar dağıtma özgürlüğü. Bu bir özgürlük meselesidir, ücret değil, bu yüzden “bedava bira” yerine “konuşma özgürlüğünü” akla getirmek gerekmektedir. Bu özgürlükler yaşamsal öneme sahiptir. Temeldirler, sadece birey olarak kullanıcının hatırı için değil, ayrıca toplumun hepsi için temeldirler, çünkü sosyal dayanışmayı – paylaşım ve işbirliği – geliştirmektedirler. Kültürümüz ve yaşamsal etkinliklerimiz gittikçe daha fazla sayısallaştıkça daha da önem kazanmaktadır. Sayısal ses, görüntü ve kelimelerin olduğu bir dünyada, özgür yazılım genel olarak özgürlük içi asli hale gelmektedir.


Dünyadaki onlarca milyon insan şimdi özgür yazılımı kullanmaktadır; Hindistan ve İspanya’daki bazı bölgelerindeki okullar öğrencilere özgür GNU/Linux işletim sistemi kullanmayı öğretmektedirler. Bu kullanıcıların çoğu, ne yazık ki, bu sistemi geliştirmemizdeki ve özgür yazılım topluluğunu inşa etmemizdeki etik nedenleri hiç duymamışlardır, çünkü bu sistem ve topluluk çoğunlukla “açık kaynak” olarak adlandırılmaktadır, bu kavrama özgürlüğün zar zor dile getirildiği farklı bir felsefe yüklenmiştir.

Özgür yazılım hareketi bilgisayar kullanıcılarının özgürlüğü için 1983’ten beri kampanya yürütmektedir. 1984 yılında özgür işletim sistemi GNU’nun geliştirmesini başlattık, böylece kullanıcıların özgürlüğünü engelleyen özgür olmayan işletim sistemlerinden kaçınabilirdik. 1980’lerde, sistemin temel bir çok bileşenini geliştirdik ve GNU Genel Kamu Lisansını (GNU GPL) programın tüm kullanıcılarının özgürlüğünü koruyacak bir lisans olarak tasarladık.

Özgür yazılımın bazı kullanıcı ve geliştiricileri özgür yazılım hareketinin amaçlarına katılmadılar. 1998 yılında, özgür yazılım topluluğunun bir kısmı ayrıldı ve “açık kaynak” ismi üzerine kampanya başlattılar. Bu terim başlangıçta “özgür yazılım” terimindeki yanlış anlamayı önlemek üzere önerilmişti, ancak kısa zamanda özgür yazılım hareketindeki felsefik görüşlerden oldukça farklı görüşlerle ilişkilendirildi.

Açık kaynak destekçilerinin bir kısmı terimi “özgür yazılım için pazarlama kampanyası” olarak düşündü, bu şekilde şirket yöneticilerine, duymak istemeyecekleri doğru ve yanlış konularını gündeme getirmeden, yazılım’ın pratik yararlarına dikkat çekeceklerdi. Diğer destekçiler özgür yazılım hareketinin etik ve sosyal değerlerini açıkça redettiler. Görüşleri ne olursa olsun, açık kaynak için kampanya yürütürken, bu değerleri ne savundular ne de belirttiler. “Açık kaynak” terimi kısa sürede sadece pratik değerlere dayanan fikir ve savlarla ilişkili bir hale geldi. Bu pratik değerler arasında güçlü, güvenilir yazılım yapmak gibi şeyler vardı. Açık kaynağın çoğu destekçisi bu duruma geldi, ve aynı ilişkiyi yaptılar.

Neredeyse tüm açık kaynak yazılımlar özgür yazılımdır. İki terim neredeyse yazılımın aynı kategorisini tanımlamaktadır, ancak temel olarak farklı değerleri taban alan farklı görüşlere dayanırlar. Açık kaynak bir geliştirme yöntembilimidir, özgür yazılım bir sosyal harekettir. Özgür yazılım hareketi için, özgür yazılım etik bir zorunluluktur, çünkü sadece özgür yazılım kullanıcıların özgürlüğüne saygı duyar. Farklı olarak, açık kaynak felsefesi sadece pratik anlamda yazılım nasıl daha “iyi” yapabiliriz konusunu önemser. Özgür olmayan yazılımın eldeki pratik problem için değersiz bir çözüm olduğunu söyler. Özgür yazılım hareketi için ise, özgür olmayan yazılım bir sosyal problemdir, çözüm ise onu kullanmayı bırakmak ve özgür yazılıma geçmektir.

“Özgür yazılım” “Açık kaynak”. Eğer ikisi aynı yazılımsa, hangi ismi kullandığımızın bir önemi var mıdır? Evet, çünkü farklı kelimeler farklı fikirleri ifade ederler. Başka bir isimdeki bir özgür program bugün size aynı özgürlüğü verse de, kalıcı bir özgürlüğün oluşturulması herşeyin ötesinde önce tüm insanlara özgürlüğün değerini öğretmeye dayanır. Eğer bunu yapmakta yardımcı olmak istiyorsanız, “özgür yazılım”dan konuşmak olmazsa olmazdır.

Özgür yazılım hareketinde olan bizler açık kaynak kampını bir düşman olarak düşünmüyoruz; düşman özel mülk (özgür olmayan) yazılımdır. Ama biz insanların, bizim özgürlüğün tarafını tuttuğumuzu bilmelerini istiyoruz, bu yüzden yanlış bir şekilde açık kaynak destekçileri olarak etiketlenmeyi kabul etmiyoruz.

“Özgür Yazılım” ve “Açık Kaynak” İle İlgili Başlıca Yanlış Anlamalar

“Özgür yazılım” terimi yanlış anlamaya açıktır (Ç.N.: İngilizce’si “free software” için geçerlidir bu yanlış anlama): istenmeyen bir anlam “ücretsiz bir şekilde edinebildiğiniz yazılım” terime uyduğu gibi, ayrıca istenen anlam “kullanıcılara belirli özgürlükleri sağlayan yazılım” anlamını da vermektedir. Bu sorunu özgür yazılımın tanımını yayınlayarak, ve “bedava bira değil, özgür konuşmayı düşünün” ifadesiyle ele alıyoruz. Bu mükemmel çözüm değildir, sorunu tamamen çözemez. Kafa karıştırmayan ve doğru bir terim daha iyi olurdu, eğer başka bir problem yaratmıyorsa.

Maalesef, İngilizce’deki tüm alternatiflerin kendine özgü sorunları var. İnsanlar tarafından önerilen bir çok kelimeye baktık, ama hiçbiri çok açık bir şekilde değiştirmenin doğru bir fikir olacağı kadar “doğru” değildi. (Örneğin, bazı kapsamlarda Fransızca ve İspanyolca “libre” işe yaramaktadır, ama Hindistan’daki insanlar bu kelimeyi hiç anlamamaktadır.) “Özgür yazılım”la değiştirmek üzere önerilen her kelime bir çeşit anlamsal soruna sahip – bunların içerisinde “açık kaynak yazılım”da var.

Açık kaynak yazılımın resmi tanımı (Açık Kaynak Oluşumu tarafından yayınlanmıştır ve buraya alıntılamak için oldukça uzundur) bizim özgür yazılım ölçütlerimizden dolaylı olarak türetilmiştir. Aynı değildir; bazı açılardan daha gevşektir. Bununla beraber, pratikte bizim tanımımıza oldukça yakındır.

Ancak, “açık kaynak yazılım ifadesinin açık anlamı – ve çoğu insanın olduğunu düşündüğü anlamı – “Kaynak koda bakabilirsiniz.” Bu ölçüt özgür yazılım tanımından oldukça zayıftır, ayrıca açık kaynağın resmi tanımından da oldukça zayıftır. Özgür veya açık kaynak olmayan bir çok programı da içerir.

“Açık kaynak”ın bu açık anlamı, savunulan anlam olmadığına göre, çoğu insanın terimi yanlış anladığı sonucuna varabiliriz. Yazar Neal Stephenson’a göre “Linux ‘açık kaynak’ yazılımdır basitçe şu anlama gelir herkes kaynak kod dosyalarının kopyalarını alabilir” Bilinçli bir şekilde “resmi” tanımı redettiğini veya şüphelendiğini düşünmüyorum. Bence basitçe İngilizce dilinin alışkanlıklarını uygulayarak terim için bir anlam ortaya çıkardı. Kansas eyaleti benzer bir tanım yayınlamıştır: “Açık kaynak yazılım (OSS) kullanın. OSS kaynak kodu özgürce ve kamusal olarak elde edilebilir, her ne kadar bazı lisans anlaşmalarına bağlı olarak kod ile yapabildikleriniz değişiklik gösterse de.”

New York Times özel mülk yazılım geliştiricilerini on yıllardır uyguladığı kullanıcı beta testlerini – bazı kullanıcıların yazılımların ön sürümlerini denemesi ve güvenilir geri bildirimler vermesi – kastederek terimin anlamını esnekleştiren bir makale yayınlamıştır.

Açık kaynak destekçileri bu durumla resmi tanımlarını işaret ederek başa çıkmaya çalışmaktadır, ancak bu düzeltici yaklaşım onlar için bize göre daha az etkilidir. “Özgür yazılım” terimi (çn. İngilizcesi – “free software” Türkçe’de tek bir anlamı vardır) iki doğal anlama sahiptir, bu anlamlardan biri istenilen anlamdır, böylece eğer bir kişi “özgür konuşma, bedava bira değil” fikrini edindiğinde bir daha yanlış anlamayacaktır. Ancak “açık kaynak” terimi bir doğal anlama sahiptir, bu anlam destekçilerinin istediği anlamdan farklıdır. Bu yüzden resmi tanımı açıklamanın ve doğrulamanın kısa bir yolu yoktur. Bu karmaşayı daha da kötüleştirmektedir.

“Açık kaynak” teriminin bir başka yanlış anlaşılması “GNU GPL kullanmıyor” anlamına geldiği fikridir. Bu “özgür yazılım GPL ile kapsanmış yazılım anlamına gelir” yanlış anlaşılmasıyla birlikte görünme eğilimine sahiptir. Bunlar eşit derecede hatalıdır, çünkü GNU GPL açık kaynak lisans olarak kabul edilmektedir, ve çoğu açık kaynak lisansı özgür yazılım lisansı olarak nitelendirilmektedir.

Farklı Değerler Benzer Sonuçlara Götürebilir…Ama Her Zaman Değil

1960’lardaki radikal gruplar siyasal ayrışmalara itibar kazandırdılar; siyasal yapılır bölünüyordu çünkü stratejilerinin ayrıntılarında anlaşamıyorlardı ve ardından benzer temel hedef ve değerlere sahip olsalar da iki kardeş grup birbirini düşman olarak görüyorlardı. Sağ kanat bunu tüm solu eleştirmek için kullandı.

Bazıları özgür yazılım hareketini, açık kaynak ile anlaşmazlığını radikal grupların anlaşmazlığıyla karşılaştırma üzerinden kötülemeye çalışır. Tersine de sahipler. Biz açık kaynak kampıyla temel hedef ve değerlerden dolayı anlaşamıyoruz, ancak onların ve bizim bakış açımız çoğu durumda aynı pratik davranışa yol açmaktadır – özgür yazılım geliştirmek gibi.

Sonuç olarak, özgür yazılım hareketinden ve açık kaynak kampından insanlar yazılım geliştirme gibi pratik projeler üzerinde sıkça birlikte çalışmaktadırlar. Bu kadar farklı felsefik görüşlerin farklı insanları aynı projelere katkı sağlamaya güdülemesi dikkate değerdir. Bununla beraber, temel olarak farklı bakış açılarının tamamen farklı eylemlerle sonuçlandığı durumlar da vardır.

Açık kaynak fikri, kullanıcıların yazılımı daha güçlü ve güvenilir yapmak üzere değiştirmesi ve tekrar dağıtmasına izin verilmesidir. Ancak bu garanti edilmemektedir. Özel mülk yazılım geliştiricilerinin yeteneksiz olması gerekmez. Bazen onlar da güçlü ve güvenilir program üretebilirler, program kullanıcıların özgürlüğüne saygı göstermese de. Özgür yazılım aktivistleri ve açık kaynak heveslileri bu duruma oldukça farklı tepki gösterecektir.

Salt açık kaynak heveslisi, özgür yazılım düşüncelerinden hiç etkilenmemiş olan biri, “Bizim geliştirme modelimizi kullanmadan bu çok iyi çalışan programı yapabildiğinize şaşırdım. Bir kopya edinebilir miyim?” diyecektir. Bu tutum özgürlüğümüzü ortadan kaldıran tasarıları ödüllendirip, özgürlüğün kaybına neden olacaktır.

Özgür yazılım aktivisti ise “Programınız oldukça ilgi çekici, ancak özgürlüğü daha fazla önemsiyorum. Bu yüzden programınızı redediyorum. Bunun yerine özgür bir alternatifin geliştirildiği bir projeyi destekleyeceğim.” Eğer özgürlüğümüze değer veriyorsak, onu korumak ve savunmak için eylemeye geçeriz.

Güçlü, Güvenilir Yazılım Kötü Olabilir

Yazılımın güçlü ve güvenilir olmasını istememizin ana fikri yazılımın kullanıcılara hizmet ettiği varsayımından gelir. Eğer güçlü ve güvenilir ise, kullanıcılara daha iyi hizmet edecektir.

Ama eğer özgürlüklerine saygı duyuyorsa o zaman yazılım kullanıcılara hizmet ediyordur. Eğer yazılım kullanıcıları üzerine zincir koymak üzere tasarlandıysa ne olacaktır? Bu durumda güçlülük zincirlerin daha iyi kısıtladığı, güvenilirlik ise çıkarılmasının zorlaştığı anlamına gelecektir. Kullanıcıları gözetlemek, kullanıcıları sınırlamak, arka kapılar, ve dayatılmış yükseltmeler gibi kötü niyetli özellikler özel mülk yazılımlarda oldukça yaygındır, ve bazı açık kaynak destekçileri bu özellikleri açık kaynak programlarda da gerçekleştirmek istemektedir.

Film ve kayıt şirketlerinin baskısı altında, bireyler için yazılımlar gün geçtikçe artan şekilde kullanıcıları kısıtlamak üzere tasarlanmaktadır. Bu kötü niyetli özellik “Sayısal Kısıtlamalar Yönetimi – Digital Restrictions Management (DRM)” (DefectiveByDesign.org adresini ziyaret edin) olarak bilinmektedir ve bu özellik özgür yazılımın sağlamak istediği özgürlük ruhunun antitezidir. Sadece ruhun değil: DRM’in hedefi özgürlüğünü ayaklar altına almak olduğundan, DRM geliştiricileri DRM gerçekleştiren yazılımı değiştirmenizi oldukça zorlaştırmakta, imkansızlaştırmakta ve hatta yasadışı hale getirmektedir.

Yine de bazı açık kaynak destekçileri “açık kaynak DRM” yazılım önermişlerdir. Fikirleri şudur eğer şifrelenmiş ortama erişiminizi kısıtlamak üzere tasarlanmış programların kaynak kodunu yayınlayarak ve diğerlerinin onu değiştirmesini sağlayarak, sizin gibi kullanıcıları kısıtlamak üzere çok daha güçlü ve güvenilir bir yazılım üreteceklerdir. Bu yazılım daha sonra size değiştirme izni vermeyen aygıtlar üzerinde ulaştırılacak.

Yazılım açık kaynak olabilir, ve açık kaynak geliştirme modelini kullanabilir, ancak onu çalıştıran kullanıcının özgürlüğüne saygı duymadığı için özgür yazılım olmayacaktır. Eğer açık kaynak geliştirme modeli bu yazılımı sizi kısıtlamakta daha güçlü ve güvenilir yapmakta başarılı olursa, bu herşeyi daha da kötüleştirecektir.

Özgürlük Korkusu

Özgür yazılım hareketinden koparak açık kaynak kampını oluşturanlar için başlangıçtaki ana güdü “özgür yazılım”ın etik fikirlerinin bazılarını sıkıntılı bir duruma sokmasıdır. Bu doğrudur: özgürlük gibi etik konuları ileri sürmek, sorumluluklardan ve yarardan bahsetmek, insanlardan normalde yok sayacakları, davranışları etik mi gibi, şeyler hakkında düşünmelerini istemektir. Bu bir rahatsızlığı ortaya çıkarabilir, ve bazı insanlar basitçe zihinlerini buna kapatabilirler. Ancak bu durum bizim bu konular hakkında konuşmayı bırakmamızı gerektirmez.

Bu, her nasılsa, açık kaynak liderlerinin yapmaya karar verdiği şeydir. Etik ve özgürlük hakkında sessiz kalarak, ve bazı özgür yazılımların sadece anlık pratik yararlarından bahsederek yazılımı bazı kullanıcılara, özellikle işletmelere, daha kolay “sattıklarını” farkettiler.

Bu yöntem etkili olduğunu kanıtladı, kendi şartlarıyla. Açık kaynak söylemi çoğu işletmeyi ve bireyi özgür yazılım kullanmak ve hatta geliştirmek yönünde ikna etti, bu da topluluğumuzun genişlemesine katkı sağladı -ama sadece yüzeysel, pratik seviyede. Açık kaynak felsefesi, tamamen salt pratik değerleriyle, özgür yazılımın daha derin anlaşılmasını engellemektedir; bir çok insanı topluluğumuza getirmektedir, ama onlara savunmayı öğretmemektedir. Bu iyidir, gidebildiği kadar, ama özgürlüğün güvenliğini sağlamak için yeterli değildir. Kullanıcıları özgür yazılıma çekmek, kendi özgürlüklerini savunacak şekle kavuşturacak yolun sadece bir parçasıdır.

Yakın zamanda veya daha sonra bu kullanıcılar bazı pratik avantajlar için özel mülk yazılım kullanmayı ikna edilecektir. Sayısız firma bu tarz cazibeler sunmaktadır, hatta bazıları bedava kopyalar da sunmaktadır. Kullanıcı neden reddetsin? Sadece eğer özgür yazılımın kendisine sağladığı özgürlüğe değer vermeyi öğrendiyse, belirli bir özgür yazılımın kendisine sağladığı teknik ve pratik kolaylıktan ziyade özgürlüğe değer verdiği için. Bu fikri yaymak için, özgürlük hakkında konuşmalıyız. Belli bir miktarda işletmelere yönelik “sessiz kalma” yaklaşımı topluluk için yararlı olabilir, ama eğer özgürlük sevgisinin bir ayrıksılık olarak görülmesi yaygınlaşırsa tehlikelidir.

Bu tehlikeli durum tam olarak neye sahip olduğumuzdur.

Özel mülk eklenti yazılım ve kısımsal olarak özgür olmayan GNU/Linux dağıtımları verimli bir zemin bulmuşlardır, çünkü topluluğumuzun büyük bir kısmı yazılımlarıyla ilgili özgürlük konusunda ısrarcı değildir. Bu bir rastlantı değildir. Çoğu GNU/Linux kullanıcısı sistemle “açık kaynak” tartışmasıyla tanışmaktadır, bu tartışmada özgürlük bir amaç olarak anlatılmamaktadır. Pratikler özgürlüğü desteklememekte ve özgürlüğün hakkında konuşup elden ele geçmesine neden olmamaktadır. Bu eğilimi aşmak için, özgürlük hakkında daha az değil, daha fazla konuşmamız gerekli.

 Sonuç

Açık kaynak savunucuları yeni kullanıcıları topluluğa çektikçe, biz özgür yazılım aktivistleri özgürlük konusunu onların dikkatine çekme görevini üstlenmeliyiz. Söylememiz gerekir ki, “Bu özgür yazılımdır, ve size özgürlük sağlar!” – her zamankinden daha fazla ve daha yüksek sesle. Her “açık kaynak” yerine “özgür yazılım” dediğinizde mücadelemize yardımcı olmuş olursunuz.

Dipnotlar

Lakhani ve Wolf’un özgür yazılım geliştiricilerinin güdüsü üzerine bildirisi önemli oranda bir kesimin yazılımın özgür olması gerektiği görüşüyle güdülendiğini belirtmektedir. Bu sonuç, konuyu etik bir konu olarak ele alan görüşü desteklemeyen SourceForge üzerindeki geliştiricilerin incelendiği gerçeğine rağmendir.

Richard Stallman

gnu.org

RPCS3 - Açık Kaynak Sony Playstation 3 Emülatörü

RPCS3, kendini dünyanın ilk açık kaynak Sony Playstation 3 Emülatörü olarak tanımlıyor. RPCS3’ün geliştiricisi Nekotekina, Linux desteği konusunda gelişme kaydedildiğini, stabilitenin arttırıldığını ve ALSA ses eklendiğini belirtti. Açık kaynak olan RPCS3, C++ ile yazılmış. Projenin geliştirilmesine 23 Mayıs 2011’de başlanmış ve o zamandan beri üzerinde çalışılıyor ve 500’den fazla oyunun

April 16, 2017

Stacer Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Ubuntu’da çalışan sistem optimizasyon yazılımlarından biri olan Stacer’la istemediğiniz yazılımları kaldırabilir, gereksiz dosyaları silerek bilgisayarınızda yer açabilir, başlangıç uygulamalarını ve istemediğiniz servisleri kapatabilir, işlemci-bellek-ağ geçmişini yüzde olarak görüntüleyebilirsiniz. Ücretsiz, açık kaynak bir yazılımdır. Hissiyat olarak bana Piriform’un yazılımlarını

April 15, 2017

Kernel 4.10.10 Nasıl Yüklenir?

Aslında Debian, Ubuntu ve tüm türevleri ile Linux Mint sürümleri için güncel Linux çekirdeğine nasıl yükseltme yapılacağını irdeleyen bir yazı yazmış olduğumuz için bu tür özel yazılar yazmamıza gerek olmamasına karşın, kullanıcılardan gelen beklentiler nedeniyle hâlâ böyle yazılar yazıyoruz. Linux’un en son yayınlanan kararlı sürümü 4.10.10; 12 Nisan 2017 tarihi itibariyle duyuruldu. 4.10.10 Linux çekirdeğinin duyurusu,  Greg Kroah-Hartman tarafından yapıldı. Bu yazıda, 4.10.10 Linux çekirdeğinin nasıl yükleneceğine değineceğiz. Bilindiği gibi, bir Linux çekirdeğini derlemek çok zor olduğundan, Canonical, tüm çekirdek sürümlerini .deb paketleri olarak paketliyor ve bunları kernel.ubuntu.com deposu aracılığıyla Ubuntu veya Ubuntu tabanlı sistemleri kullananların kullanımına sunuyor. Bunun için, Canonical’ın kernel.ubuntu.com deposu aracılığıyla kullanıma sunduğu .deb paketlerini kullanacağız. Söz konusu işlemleri yaparken; temel olarak Ubuntu ile Linux Mint, Elementary OS, Pinguy OS, Deepin, Peppermint, LXLE, Linux Lite, Voyager gibi Ubuntu türevi dağıtımları hesaba kattığımızı hatırlatalım.

32 bit sistemler için:

4.10.10 Linux çekirdeği 32 bit sistemlere aşağıdaki gibi yüklenir. İlkin gerekli paketleri indiriyoruz:

cd /tmp

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.10.10/linux-headers-4.10.10-041010_4.10.10-041010.201704120813_all.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.10.10/linux-headers-4.10.10-041010-generic_4.10.10-041010.201704120813_i386.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.10.10/linux-image-4.10.10-041010-generic_4.10.10-041010.201704120813_i386.deb

Şimdi 4.10.10 Linux çekirdeğini yükleyelim:

sudo dpkg -i linux-headers-4.10*.deb linux-image-4.10*.deb

Eğer gerek duyarsanız daha sonra çekirdeği kaldırmak için bu sayfadan yararlanabilir ya da aşağıdaki komutu verebilirsiniz.

sudo apt-get remove linux-headers-4.10* linux-image-4.10*

64 bit sistemler için:

4.9.20 Linux çekirdeği 64 bit sistemlere aşağıdaki gibi yüklenir. İlkin gerekli paketleri indiriyoruz:

cd /tmp

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.10.10/linux-headers-4.10.10-041010_4.10.10-041010.201704120813_all.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.10.10/linux-headers-4.10.10-041010-generic_4.10.10-041010.201704120813_amd64.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.10.10/linux-image-4.10.10-041010-generic_4.10.10-041010.201704120813_amd64.deb

Şimdi 4.10.10 Linux çekirdeğini yükleyelim:

sudo dpkg -i linux-headers-4.10*.deb linux-image-4.10*.deb

Eğer gerek duyarsanız daha sonra çekirdeği kaldırmak için bu sayfadan yararlanabilir ya da aşağıdaki komutu verebilirsiniz.

sudo apt-get remove linux-headers-4.10* linux-image-4.10*

Atom metin editörü 1.16.0 nasıl yüklenir?

Bilindiği gibi, GitHub tarafından geliştirilen, özgür, açık kaynak kodlu, alternatif bir metin editörü olan Atom‘un 1.16.0 sürümü duyuruldu. Son derece işlevsel ve kullanımı kolay bir metin editörü olan Atom; aynı zamanda bir IDE olarak da kullanılabiliyor. 12 Nisan 2017‘de duyurulan mevcut en yeni sürümü 1.16.0 hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için sürüm duyurusunu ya da GitHub sayfasını inceleyebilirsiniz. Mac OS için daha fazla başlık çubuğu seçeneği eklenen yeni sürüm, CLI’den yeni bir dosya açarken projenin bulunduğu geçerli dizinin yeniden yüklenmesini gerektiriyor. Yalnızca GNU/Linux’ta değil, aynı zamanda Mac OS ve Windows’ta da kullanılabiliyor. CSS, HTML, JavaScript ve diğer web programlama dillerine hakim ve binlerce eklentiye ile temaya sahip olan yazılım, Coffeescript dili ile geliştiriliyor. Bu yazıda; Ubuntu 16.10 Yakkety Yak, Ubuntu 16.10 Yakkety Yak, Ubuntu 16.04 Xenial Xerus, Ubuntu 14.04 Trusty Tahr ile Linux Mint 18.x, Linux Mint 17.x, Elementary OS 0.4 Loki, Elementary OS 0.3 Freya gibi diğer Ubuntu türevlerine Atom metin editörü 1.16.0’ın nasıl yüklendiğini ele alacağız.

Yükleme işlemi PPA depo üzerinden yapıldığı için, kolaydır. Yapmanız gereken tek şey ilgili PPA depoyu sisteminize eklemek ve yükleme komutlarını vermektir. O halde kuruluma geçebiliriz. Öncelikle PPA depoyu ekleyelim:

sudo add-apt-repository ppa:webupd8team/atom

Sonra depoları güncelleyelim:

sudo apt-get update

Ardından yazılımı yükleyelim:

sudo apt-get install atom

Daha sonra gerek duyarsanız, Atom’u kaldırmak için şu komutu kullanabilirsiniz:

sudo apt-get remove atom

April 14, 2017

National Geographic Wallpaper Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

National Geographic Wallpaper yazılımıyla günün fotoğrafı sayfasındaki yüksek kalite fotoğrafları bilgisayarınızda masaüstü arkaplan resmi olarak kullanabilirsiniz. Buna ek olarak Bing, GoPro ve Powder’ı da kaynak olarak seçip masaüstünüze renk katabilirsiniz. National Geographic Wallpaper Kurulumu Nasıl Yapılır? Aşağıdaki komutları terminalde sırasıyla çalıştırarak National Geographic

April 13, 2017

Ubuntu GNOME ve Ubuntu Desktop Birleşecek

Geçtiğimiz hafta Ubuntu’nun kurucusu Mark Shuttleworth duyurusunu yapmıştı. Ubuntu 18.04 LTS’de Unity yerine GNOME olacak.  Önümüzdeki sene eğer Ubuntu 16.04 LTS veya Ubuntu GNOME 16.04 LTS kullanıyorsanız, Ubuntu 18.04’e yükseltmeniz konusunda uyarı alacaksınız. Normal dağıtımı kullananlar bu değişikliğe 17.10 sürümüne yükseltmeyle sahip olacak. Bu kararın sonucu olarak artık Ubuntu ve

Ubuntu 17.04 Zesty Zapus Çıktı

Canonical, en son sürüm olan Ubuntu 17.04 Zesty Zapus’u duyurdu. İndirme linklerini yazının sonunda bulabilirsiniz. Not: Bilgisayarımdaki MATE sürümünden yeni sürüme yükseltme yapma işlemi uzun sürdü. Ubuntu 16.10'dan Ubuntu 17.04'e yükseltme yapacaksanız işlem biraz zaman alabilir.  Ubuntu 17.04 Zesty Zapus’taki Yeniliklerden Bazıları: Kurulum yaparken istenen takas alanı artık

April 10, 2017

Kuşbaşı/Sote Kırmızı Et

Ben etçil bir insanım :). Tercihen her gün en azından bir öğünde et yerim. Et söz konusu olunca ben genel olarak herhangi bir ayrım yapmıyorum. Lezzetli olduğu sürece her hayvanın her bir yerini yiyebilirim :). Yapılışı da önemli tabii.

Et türü olarak benim bir numaram balık. Aralıksız günlerce yiyebilirim (bir ay hiç balık dışında et yememişliğim var). Sonra kırmızı et, en alt düzeyde ise tavuk ve benzerleri var.

Eti ızgara yapmak her zaman ilk tercihim olmuştur. Sonra kızartma ve en sonda da haşlanarak, buharda, fırında, vs. Haşlama, fırın, buhar tayfasının son tercih olması, genelde eti mundar etmeden yapmayı beceremememden kaynaklanıyor. Caanım ete yazık oluyor. Kendimi geliştirmem gereken bir nokta olduğu kesin.

Etin güzel olabilmesi için en önemli kural, malzemenin yani etin kendisinin iyi olması. Üzerinde acayip malzemelerle tepinmeye gerek olmaz; düzgün yapılınca güzel olur zaten. Eti “yağsız” istemek de çok anlamlı değil, yağlı et piştiğinde lezzetli ve yumuşak olur. Etin kendi yağı da, diğer birçok yağ ile kıyasladığınızda daha sağlıklı kabul edilebilir.

Birazdan söyleyeceğim biçimde herhangi bir parça parça eti pişirmek mümkün. Et kuşbaşı olabileceği gibi, daha minik doğranmış sote şeklinde de olabilir. Benim tercihim kuzu olması ve sotelik doğranmış olması.

1 kg sote kuzu eti düdüklüye koyup, üzerini kapatacak kadar suyu üzerine ekliyorum. Sonra et suyunu başka bir yemekte kullanmak istiyorsanız, daha bol da koyabilirsiniz, bir sakıncası yok. Düdüklünün kapağını kapatmadan, biraz ısıtıp suyun yüzeyinin köpüklenmesini bekliyoruz. Sonra köpüklerini kaşıkla dışarı alıp, düdüklüyü kapatıp, düdük öttükten sonra kısık ateşte 15 dakika pişiriyoruz.

Bir tavada 2 kaşık tereyağı, 1 kaşık zeytinyağı eritiriyoruz. İsteğe göre bu arada kırmızı acı toz biber de kavrulabilir (özellikle kış aylarında). Düdüklüdeki et parçalarının suyunu süzerek tavaya koyuyoruz ve yağla ile karıştırıyoruz. Bir-iki dakika sonra tuz, karabiber ve kekik katıyoruz. Etlerin dışları kızarana kadar arada karıştırarak pişiriyoruz.

kuzu_sote

Sonra? Artık sade mi yersiniz, salatayla mı, pilava katarak mı, ekmekle mi, orası zevkinize kalıyor.

April 06, 2017

AltLinux Türkçe Dil Desteği

Mandriva forumundaki bu soruya cevaben yazılmıştır.

indireceğiniz dosya içerisinde türkçe locale ve xfce4 türkçe dil paketleri bulunmaktadır.
altlinux paket sistemini bilmediğim için ve hızlıca problemi çözmek için slackware içindeki türkçe yerel paketlerini kullandım.

Benim hazırladığım paketi indirin.

wget -c http://caylak.truvalinux.org.tr/depo/tr_locale.tar.gz

sudo su ile root kullanıcısı olun.
indirdiğimiz paketi açın.

tar -xvf tr_locale.tar.gz -C /

 

ev dizininizde .i18n adında bir dosya oluşturun.

vi ~/.i18n

içeriği ekleyin ve kaydedip çıkın.
sistemi yeniden başlatın.
Açılış yöneticisinde Türkçeyi seçin 🙂

Hepsi bu kadar.

Yardımcı olabildimse ne mutlu bana.

Not: sisteminizde oluşabilecek olası hatalardan ve hasarlardan Hiçbir şekilde Sorumlu değilim.
Yukarında anlatılanları uygulamak veya uygulamamak sizin sorumluluğunuzdadır.

 

 

AltLinux Türkçe Dil Desteği yazısı ilk önce ÇaylakPenguen Blog üzerinde ortaya çıktı.

Tam sayılarda kalansız bölme

Ortaokulda hepimizin öğrendiğimizi sandığımız ama pek azımızın öğrendiği bir konu tam sayılarda kalansız bölme konusu. Diğer bütün konular gibi bu konu da sadece kuralları budur diye anlatıldığı için sadece ikiye, üçe ve beşe bölme kurallarını aklımızda tutabiliyoruz. Onların da neden öyle olduğunu bilmediğimiz gibi sorgulamıyoruz bile. Bu konuyu neredeyse 15 yıldır bilgisayar mühendisliği birinci sınıf öğrencilerine soruyorum ve doğru öğrenmiş neredeyse kimseyi görmedim. Aslında o kadar kolay bir konu ki bir kere doğru anlatılsa insan istese bile unutamaz. Muhtemelen bu yazıyı okuyan kimsenin işine yaramayacaktır ama çocuklarınıza, hala kızına, emmioğluna falan anlatırsınız diyerek kısaca açıklamak istiyorum.

Önce hızlıca bildiğimiz kuralları hatırlayalım. Bir tam sayının ikiye bölünebilmesi için son rakamının (birler hanesinin) 2, 4, 6, 8 veya 0 olması gerekir. Beşe bölünmesi için ise birler hanesinin 5 veya 0 olması gerekiyor. Buraya kadar çok mantıklı görünen kurallar dizisi konu üçe bölünmeye geldiğinde değişiyor. Artık son basamağa değil bütün basamaklardaki rakamların toplamına bakmak gerekiyor. Bütün rakamlarının toplamı üçe bölünüyorsa sayı da bölünür diye öğretiyoruz çocuklara. Evet doğrusu bu ama ne alakası var sayının üçe bölünmesiyle rakamlarının toplamının üçe bölünmesinin? Öğrencilerin çok büyük çoğunluğu bu soruyu sormuyor bile, soranları da öğretmenler kural böyle diyerek geçiştiriyor. Matematiği bile böyle öğrettiğimiz çocuklar ileride hiçbir şeyi sorulamayan büyüklere dönüşüyorlar. Halbuki neden 13 üçe bölünmüyor da 12 ikiye bölünüyor (son rakama bakıyorsak aynı kriteri sağlıyor ikisi de) veya 15 üçe bölünüyor da 11 ikiye bölünmüyor (rakamları toplamına bakarsak böyle olmalıydı) soruları akıllara bile gelmiyor.

Hele bir yediye bölünme kuralı var ki akıllara zarar. Üniversiteye gelmiş ve bu kuralı hatırlayan kimse olmuyor. Aşağıya vikipedi'den alıntılıyorum, neden kimsenin hatırlamadığını hemen göreceğiz:
Sayının rakamlarının altına birler basamağından başlayarak (sağdan sola doğru) a b c d e f 2 3 1 2 3 1 - + sırasıyla ( 1 3 2 1 3 2 ...) yazılmalı ve şu hesap yapılmalıdır: ( 1.f + 3.e +2.d ) - ( 1.c + 3.b + 2.a ) = 7.k + m ( k, m: tamsayı) Sonuç, 7 veya 7 nin katları ( m = 0 ) olursa, bu sayı 7 ile tam olarak bölünür. Ayrıca bu sayı 10a + b olarak yazıldığında a - 2b sayısı 7'ye bölünüyorsa, asıl sayı 7'ye bölünebilir.
Aşağıdaki gibi anlatılsa hepimiz üçe bölünme kuralının neden sayının basamak değerlerinin toplamıyla ilgili olduğunu kolayca görebiliriz:
Bu örnek üç basamaklı bir sayı için yazıldı ama sayının kaç basamaklı olmasıyla ilgisi olmadan genişletilebileceği herkes için açık olmalı. Bir kere böyle düşünmeye başlayınca ikiye bölünme kuralı da kolayca yazılabilir:
Gördüğümüz gibi aslında ikiye ve üçe kalansız bölme kurallarında bambaşka şeylere bakmıyoruz ama bu kadar kolay bir konu neden doğru anlatılmıyor anlamak çok güç doğrusu. Son olarak yediye bölünme kuralını bir kere de biz yazalım. Bunu da unutacaksınız ama gerektiğinde çıkartabileceğinizi bileceksiniz. Bu kuralı dört basamaklı sayılara ve daha fazlasına genişletmek de son derece kolay olacaktır:
Ülkede bir şeyler iyi yapılsın istiyorsak sadece kuralları ezberletmeye çalışmak yerine matematiğin içindeki güzellikleri ve yapılan işlerin doğasını anlatmalıyız çocuklarımıza. Yaptığı işlemi neden yaptığını bile bilemeyen biri nasıl onun üstüne bir şey ekleyebilir?

April 05, 2017

Eposta üniversiteler için ne anlama geliyor?

Bir önceki yazımda üniversitelerin %52'sinin eposta servisini kendi kontrolü olmayan şirketler aracılığı ile verdiğini yazmıştım. Üniversitelerin %17'sinin de eposta sunucularını MS işletim sistemleri üzerinden sağladığı düşünülünce konuya özgür yazılım açısından bakan biri için durum oldukça kötü görünüyor. Bu yazıda da üniversiteler neden bu tercihi yapıyorlar ve sonuçları neler oluyor konularını tartışmak istiyorum.

Biz yapamayız, ara eleman olalım fikrinin bir uzantısı

Üniversitelerin üreten ve paylaşan kurumlar olması durumunda neler yapabildiğinin dünyada pek çok örneği var BSD (Berkeley Software Distribution), wu-ftpd (Washington University ftp daemon) ve (MIT tarafından geliştirilen) Kerberos diğer pek çokları arasından bir çırpıda aklıma gelenler. Elbette eposta sunucularını kendimiz tutsak fezaya bayrak dikecektik, dışarı verdiğimiz için dikemiyoruz demiyorum ama eposta sunucusunu dahi kendi ayakta tutamayan bir üniversite nasıl olacak da dünyada yapılmamış bir işi kendi bilgi işleminden bekleyecek bilemiyorum. Eposta sunucularının diğer bütün sunucu servisleri gibi sorunlar çıkarttığı tahmin etmesi zor olmayan bir gerçek ama bunları çözmeye çalışmak, bu çözümleri başkalarıyla paylaşmak harcanan emeğe değecek bir iş bence. Sunucu servislerini dışarı taşımak bilgi işlemleri sorunları çözebilen birimler olmaktan sorun raporlayan birimlere dönüştürmek demek oluyor.

Bu servisler gerçekten "bedava" değil

Ne Google ne de Microsoft üniversitelere eposta hizmeti verirken belirli kullanıcı sayılarına kadar ücret talep etmiyor. Bu hizmeti sonsuza dek ücretsiz vereceklerinin, hatta vereceklerinin garantisi de yok. Yakın gelecekte bu servisi ücretli hale getireceklerini de düşünmüyorum doğrusu. Bir üniversitenin binlerle ifade edilen personelinin, onbinlerce öğrencisinin epostalarına üste para vermeden sahip olabilen bir kurum bundan neden vazgeçsin ki zaten? Peki bedava olmayan ne o zaman? İnternet bağlantısı tabi ki. Bilmeyenler için yazayım; ülkemizde üniversiteler internet bağlantısı için kendi bütçelerinden bir harcama yapmıyorlar. TÜBİTAK'a bağlı ULAKBİM bütün devlet üniversitelerinin bağlantıları için faturayı kendisi ödüyor. Durum böyle olunca üniversitelerde internet bağlantısı sanki ücretsizmiş gibi bir algı oluşuyor ama durumun öyle değil.

Telekom altyapısına çok az yatırım yapıldığından ULAKBİM üniversitelere çok kısıtlı bant genişlikleri verebiliyor. 50.000 öğrencisi ve 2000 personeli olan bir üniversitenin hızının yaklaşık 1Gbit/s olduğunu söyleyebilirim (çoğu anadolu üniversitesi için rakamlar bunun çok altında aslında). Aşağıda dün avrupada yaşayan bir arkadaşımla yaptığım yazışmada da görebileceğiniz gibi bir ev kullanıcısı 500 Mbit/s hızı tek başına kullanabiliyor. Hal böyleyken kurum içi eposta haberleşmesinin tamamını Amerika'ya gönderip alması veya yurtiçine gönderilen her epostanın Avrupayı gezip öyle yerine ulaşması bence kötü bir karar. Harcanan bu bant genişliğinin parasını üniversiteler kendi ödemiyor ama sonuçta ödeniyor.


Kararlar teknik değil idari 

Üniversite bilgi işlem daire başkanlıklarının çoğunlukla çok kısıtlı kaynaklarla çalıştığı bilenen bir gerçek ama çok yeni kurulmuş bir kaç üniversite dışında mail hizmetini google veya MS'e devretmiş üniversiteler zaten servisi veriyordu. Önemli bir çoğunluğunda bu işi çok kaliteli yapan arkadaşlarımız vardı, hala da o kurumlarda çalışıyorlar. Eposta sunucusunu biz işletmeyelim kararı bu servisi veren teknik bilgisi olan personelin kararı değil, üst yönetimlerin aldıkları kararlar. Bunu çok fazla sistem yöneticisinden bizzat dinledim.

Eposta sunucusu işletmek zor bir iş mi diye sorarsanız cevabım 'yeterince bilmiyorsanız her sunucuyu işletmek zor' olacaktır. Birer eğitim ve araştırma kurumu olan üniversiteler işletmesi zor diyerek kullanıcıların mahremiyetlerini hiçe sayarak bu görevden vazgeçmemeliler. Böyle bakınca DNS de zor bir servis diyerek yarın onu da mı kontrolümüz dışında bir yere vereceğiz?

Eposta yazışmalarının mahremiyeti hiç düşünülmüyor

Eposta yazışmalarımızı MS veya Google'a teslim etmek bütün yazışmalarımızı iki bütün amerikan şirketinin diskinde tutmak demek olurken bundan rahatsız olmamak nasıl mümkün oluyor anlamakta zorluk çekiyorum gerçekten. Bütün kullanıcıların gönderip aldıkları mailler üzerinden yapılabilecek en hafif şeyin reklam gösterimi olabileceğini düşünüyorum. Konuya bilgi güvenliği açısından bakınca durumun vahametini görmemek mümkün değil. Son dönemde hakkında çokça konuşulan kişisel verilerin korunması açısından bakınca da kurumların kullanıcılarının epostalarını hiçbir kontrolleri olmayan kurumlara devretmesi üzerinde konuşulması gereken bir konu olmalı.

İnternet erişim engellemeleri hiç hesaba katılmıyor

Neredeyse üç yıl youtube engelinin yaşandığı bir ülkede yaşıyoruz. Bu engellemelerin önce dns çözümlemesiyle yapıldığını daha sonra ise google'a ait IP adreslerinin engellendiğini hatırlatmak isterim. Google bu adresler üzerinden sadece youtube yayınını değil başka servislerini de yaptığından diğer servislere erişimde sorunlar yaşandığını düşününce yarın benzer bir yasaklama olduğunda (olmayacağını düşünen varsa tanışmak isterim kendisiyle) eposta servisinde bir aksama olduğunda üniversiteler kiminle konuşup servislerini ayağa kaldırabilirler? Benzer şekilde dosya paylaşım sitelerine getirilecek bir yasakla eposta servisleriyle birlikte kullanıcılara sunulan depolama alanları da bir anda erişilmez duruma gelecektir. Üniversiteler bütün kullanıcılarını vpn veya tor kullanmaya yönlendirmeyecekse bu durum için bir planlarının olması gerekir ama olmadığını hepimiz biliyoruz.

Servisi başkasına yaptırmak elimizdeki araçları alıyor

Kurum dışından biri size eposta gönderdiğini söylesin ve siz bunu alamamış olun. Ortada bir sorun olduğu açık ama bunu nasıl çözeceksiniz. Eğer eposta sunucusu kurumunuzdan biri tarafından yönetiliyorsa sunucu loglarına bakmasını sorunu teşhis etmesini isteyebilirsiniz ama bunu google'dan nasıl isteyeceksiniz?

Kullanıcılarınıza google ve/veya sunmadığı bir teknolojiyi kullandırmak istemeniz durumunda yine eliniz kolunuz bağlı durumdasınız. Örneğin epostalarınızı Google'a vermişseniz eposta sunucunuza IPv6 üzerinden de erişilebilirken MS henüz bu hizmeti vermiyor (en azından Outlook kullanan hiçbir üniversite MX kaydına böyle bir girdi yapmamış). Eposta sunucusunu kendisi barındıran 17 anadolu üniversitesinin eposta sunucusuna IPv6 üzerinden de ulaşılabiliyor. Elbette Microsoft da yarın IPv6 hizmeti vermeye başlayabilir ama yeni bir teknolojiyi denemek, kullanmak için bu şirketlerin zamanlamasını beklemek üniversitelerin yapması gereken bir şey mi sizce de?

Yerli de değil, milli de

Son zamanlarda hemen herkesin dilinde olan yerli yazılım, milli yazılım söylemi ile epostaları Amerika'da, Avrupa'da saklamak yan yana getirmesi zor şeyler gibi görünmüyor mu size de? Bu konuda daha önce uzunca yazdığım için tekrarlamak istemiyorum ama özgür yazılımlar sanki bu topraklarda yazılmış gibi kullanabileceğimiz ve ihtiyaçlarımıza göre özelleştirebileceğimiz yazılımlarken onları kullanmalıyız.

Dünyada durum nasıl?

Dünyaca ünlü, hemen herkesin adını bildiği MIT, Harvard, Yale, Caltech, Purdue, Oxford ve Princeton eposta servisini MS veya Google'a vermiş değil. Bunda da gören gözler için bazı ibretler olmalı.

Konuyla ilgili hala ikna edici olmayan bir yer varsa yorum olarak yazarsanız cevaplamaya çalışayım.

April 03, 2017

Üniversiteler eposta bayrağını nasıl kaybetti?

Üniversitelerin bilgi işlem daire başkanlıkları çoğunlukla kısıtlı personelle ama çok büyük özveriyle çalışan birimleridir. İşler yolunda giderken, yani internet bağlantısında bir problem olmadığında, ne yaptıkları pek anlaşılmaz ama en küçük kesintide hatırlanırlar. Üniversitelerin verdiği servisler çoğunlukla bu özverili personelin öğrenme isteğinden ve merakından kaynaklanır. Amirlerinin çoğunlukla adını bile duymadıkları servisleri kendi kurumlarında etkinleştirmek için hiç karşılığını almadıkları fazla mesailer harcarlar. ULAKBİM'in bilgi işlem personellerini bir araya getirdiği etkinliklerde heyecanla servisleri nasıl ayağa kaldırdığını anlatan çok sunum dinlemiş biri olarak yazıyorum bunları.

On yıl kadar önce neredeyse bütün üniversiteler diğer bütün servisleri gibi kendi eposta servislerini de kendi sunucularında tutarlardı. Zaten çok kısıtlı kaynaklarla çalışan bilgi işlem daire başkanlıkları çoğunlukla GNU/Linux kullanarak verirdi bu hizmeti. Kendi yetişmiş personeli olmasa bile civardaki üniversitelerdeki meslektaşlarından destek alarak bir kere kurulunca kuruma yetecek bir düzen kurulmuş olurdu.

Yukarıdaki cümleler hep geçmiş zamanlı çünkü bugün tablo çok büyük ölçüde değişmiş durumda. Aşağıda ayrıntılarını okuyacağınız gibi üniversiteler bu servisi büyük oranda artık kendileri vermiyorlar. Bir servisi vermek demek onun ayakta durması ve geliştirilmesi sırasında öğrenilecek şeylerle personelin kendisini geliştirmesi de demek olduğundan bilgi işlem daire başkanlıkları bu görevi başkalarına teslim ederken kendilerini de çok şeyden mahrum bırakıyorlar. Durum gerçekten bahsettiğim kadar vahim mi birlikte bakalım.


Bugün itibariyle Yüksek Öğretim Kurulu Başkanlığının bilgilerine göre 183 üniversitemiz var.
  • Bunların 7 tanesinin ya alan adı bile belli değil ya da henüz eposta servisi vermiyor. 
  • 51 üniversite personelinin elektronik postalarını Google'a devretmiş durumda. DNS sunucularına girilen bir kayıtla bütün eposta yönetimi işini Google'a teslim ederek bir odadan diğerine gönderilen epostanın kendi kampüslerindeki sunucuya değil California'ya gidip geri dönmesine neden olmuş durumdalar. Mesafeyi gözünüzde daha iyi canlandırabilmeniz için Mardin'den gönderilen bir epostanın gidip geldiği yolun bir ekran görüntüsü koyuyorum. Bu bağlantı için ödenen bedeli hepimizin vergileriyle yaptığımızı hatırlatmama eminim gerek yoktur.

  • 38 üniversite Microsoft'un çevrimiçi Outlook servisini kullanıyor. Bunu yapan üniversiteler de yine epostaları üzerindeki bütün kontrolü kaybetmiş durumdalar. Aşağıdaki ekran görüntüsü de Şırnak'tan gönderilen epostaların iletim merkezini gösteriyor.

  • 1 üniversite epostalarını Yandex'e, 1'i de Superonline'a teslim etmiş durumda.
  • Epostalarını bulut servislerine vermemiş üniversitelerden 29 tanesi Microsoft işletim sistemleri kullanarak bu servisi kendisi işletiyor.
  • 1 üniversite IBM AIX kullanırken, 2 üniversite de Oracle ile eposta servisini ayakta tutuyor.
  • 4 üniversite eposta servisini FreeBSD/OpenBSD kullanarak kendi sunucularında barındırıyor.
  • Sadece 49 üniversite bu servisi bir GNU/Linux dağıtımı kullanarak sürdürüyor. Bunların 18'inin sayfasından zimbra kullandıkları açıkça görülebiliyor.
Üniversitelerin özgür yazılımlar kullanarak kolayca yönetebilecekleri bu servisi yurtdışındaki bulut servislerine (başkasının bilgisayarına) teslim etmelerinin nedenlerini ve bunun yol açtığı şeyleri de bir sonraki yazıya bırakmadan önce bu bilgilere nasıl ulaştığımı yazayım kısaca: YÖK'ün sayfasından üniversitelerin alan adlarını öğrendikten sonra bir çok alternatifin arasından mxtoolbox'tan eposta sunucusu kaydını sorgulamak için 'MX Lookup' seçeneği kullanılabilir. Bununla google ve MS outlook kullananlar hemen görülebilirken kalanlar için üniversite sayfalarına girip 'eposta' bağlantılarını takip etmek yeterli olacaktır.

Peynirli Enginar

Enginar mevsiminin açılmasıyla beraber, taze enginarlı yemeklere geri döndük. Enginarın mevsimi kısa sürdüğü, konserveleri de aynı lezzeti vermediği için fırsatı kaçırmamak gerekiyor :).

Her yerde enginar olarak, içine bezelye konan (onun da mevsimi aynı zamanda), bazen patates gibi sebzelerle zenginleştirilen zeytinyağlı bir yiyecek veriliyor. Güzel olmasına güzel de, sürekli de aynı şekilde yiyesi gelmiyor insanın.

Enginarı düdüklüde buharda haşlamayı seviyorum. Sapları çıkarılmış enginarları yıkadıktan sonra, buhar sepetine yerleştiriyorum. Genelde 4 tane orta boy enginar tam sığıyor. Kalabalık bir ekipse, daha fazla da eklenmesi mümkün elbette. Düdük öttükten sonra 8 dakika kısık ateşte pişiriyorum. Sonra da enginarları çıkarıp, çanağın dışını ve içini tuzluyorum.

Ayrı bir yerde peynir eziyorum. Bir keçi peyniri ya da Cebel’in tulum peyniri (çok ağır değil) tercih edilebilir. Birkaç peynirin tadı da karıştırılabilir. Küçük parçalar halinde tereyağı katıyorum, yumurta kırıyorum, doğranmış dereotu katıyorum ve hepsini ezerek karıştırıyorum. Peynir tuzlu ise, tuz katmanıza gerek yok. Başka malzemeler de katmak mümkün (biber, vs).

Elde ettiğim harcı enginarların çanağına doldurup, enginarları o halde fırınlıyorum. Genelde fırının ızgara tellerinin üzerine koyup, akanları toplamak için de altına tepsi yerleştiriyorum (yağlı kağıt ya da alüminyum folyo ile kaplı). Yumurtalar kızardığında da fırından alıyorum.

Soğutmadan yiyelim efem.

April 02, 2017

Mihalıççık’a Dönüş

Uzun zamandır yürüyüş yazısı yazmıyordum. Sosyal medyanın gözü kör olsun, kısaca birkaç cümle karalayıp, birkaç fotoğraf iliştirip sıvışma kolaylığına kaçıp duruyorum. Hatta çoğu zaman etiketlenen fotoğraflarla bile yetiniyordum.

Dağ yürüyüşleri (trekking) zaman ayırabildiğim ve fiziken bir sorunum olmadığı sürece yapmayı en sevdiklerim arasında yer alıyor. Yaklaşık 6 yıl önce yazdığım yazıma bir göz atmak isteyebilirsiniz.

İlk göz ağrım Gökhan Koçak Ankara çevresinde yürüyüş rehberliğini bıraktığından beri ise içimden bir türlü yürümek gelmiyordu. Onunla yürüyen kiminle konuşsam, sudan çıkmış balığa dönmüş durumdalar. Yine bir gün Gökhan’a kiminle yürüyeceğim diye söylenirken “gel beraber yürüyelim ikimiz” dedi. Aylar sonra yine yeşil sahalardaydım :)

Son yıllarda en sevdiğim rotalardan biri ile Eskişehir’in Mihalıççık ilçesinde Gökçekaya Barajı yakınındaki Çalkaya Köyü’nden başlayarak Mıhlıkaya tepelerine doğru tırmanmamız. İlk olarak 2015’in Ekim’inde yürümüştüm. Bir kere 2016’da, son olarak da iki hafta önce Gökhan’la kendimi aynı tepelerde buldum.

Mihalıççık, eskiden Ankara’nın bir ilçesiyken, daha sonra Eskişehir’e bağlanmış. Aslında her iki şehre de uzak: Eskişehir 90 km, Ankara’ya da 170 km. Yürüyüşe başladığımız Çalkaya Köyü ise Ankara sınırına yakın, Mihalıççık’ın kendisine 45 km olduğu için neredeyse Eskişehir ve Ankara’ya eşit uzaklıkta (~135 km).

Ülke genelinde köyler boşalıp kente göç varken, Çalkaya gibi en yakın kente bu kadar uzak olan bir köy bu göçten fazlasıyla nasibini almış. Köyde gördüğüm insanların çoğu dede-nine yaşlarında. En genci, haftasonu ailesine yardım etmek için gelmiş (orada yerleşik oturmayan) 40 yaşlarında bir adamdı. O da sonra evine dönecekti. Köyde genç yok, köyünden ayrılmak istemeyen o nesil de yaşamlarını tamamladıklarında köyde kim yaşamaya devam edecek diye düşünmeden edemedim.

İlk gittiğimiz 2015 yılında, kalabalık bir ekiptik, birileri “satın alabilecekleri” bişiler sorduklarında köylüler anlam veremeden bakmışlardı onlara. Haliyle diğer köyler gibi yol geçen hanı değiller ki. Öyle turistik bir yer de değiller. Tahminim sadece kendilerine yetecek kadar üretim yaparak yaşıyorlar. Yine de biz yürüyüşten döndüğümüzde ise, bizim için yakın çevredeki ağaçlardan ceviz toplamışlardı. Öyle az-buz miktarda bir ceviz de değildi (30 kişiye yetecek kadar). Sanırım uzun zamandır yediğim en lezzetli cevizdi. Şu anda bizlerin şehirlerde ceviz yiyebilmek için verdiğimiz parayı düşününce insanın içi tekrar cız ediyor. Buralarda ağaçtan toplanabilen o lezzetli cevizler hiç biz şehirli insanlara ulaşamıyor bile. İşsizliğin dizboyu olduğu ülkemizde, kimse gelip buralardan o cevizleri toplamıyor, yiyebilecek insanlara ulaştırmıyor. Ya da başka bir bakış açısıyla yiyebilecek insanlar buralarda yaşamıyor. Cevizlerimiz de heba oluyor. Bu belki tamamen başka bir yazının konusu ama yürüyüş için geldiğimde bunları da düşünmeden edemiyorum. Benim için yürüyüş rahat bir kafa ile birçok şeyi düşünmem için her zaman güzel bir araç olmuştur.

Sabah 7’de Gökhan’ı çevreyolu çıkışının oradan aldıktan sonra, Çalkaya Köyü’ne varmamız düşündüğümüzden çok daha hızlı oldu. Sabah 9’da oradaydık. İki kişi yürüdüğümüz için de, grup halinde yürüdüğümüzden çok daha hızlı mesafe aldık.

Ben 6 aydır dağda yürümediğim için kaslarım alışık değildi. Yine de iyi ayak uydurdum gibi geliyor. Beynim de alışkanlığını yitirmiş: Topuklarıma yara bandı takmayı unutmuşum (dik tırmanışlarda ayakkabının içinde ayağım gezdiği için su toplayabiliyor). Yol ortasında durup kar tozluğundan başlayarak bir çıkarma ve geri giyme eylemi için kafadan bir 15-20 dakika mola vermek zorunda kaldık.

Rota, tüm klasik Gökhan rotaları gibi yürüyüşün ilk yarısında aralıksız bir tırmanışın ardından aralıksız iniş içeriyor (ufak-tefek iniş-çıkışları saymazsak). Orman yolu, açık arazi, keçi patikası, kayalıklardan yürüme, ne ararsanız bu rotada var. Her dönüşte, her bakışta enfes manzaralarla.

Tırmandığımız tepenin güney yamaçları Akdeniz ikliminde olduğundan yumuşak olmasını bekliyorduk. Çıkmaya başladığımızda hava ılıktı, ben her zamanki gibi hızla ter atmaya başladım. İlkbaharda olmamıza rağmen daha ağaçlar çiçek açmadığı ve yerde sonbahardan kalan yapraklar olduğu için bir sonbahar yürüyüşü tadı yakaladım yer yer. Yine de yükseldikçe hava soğudu, rüzgar sertleşti, karlar içinde yürümeye başladık. Ben erkenden bir üst değişmek zorunda kaldım. Dönüşün son iki saatinde, karlardan indiğimizde ise daha önce kuru geçtiğimiz yumuşak iklimde bizi yağmur bekliyordu. Hafif ve çiselediği için güzel bir tat kattı yürüyüşümüzün sonuna.

Daha yürüyüşün başında önümüzden (bir 50-70 m) iki dişi geyik koşarak geçtiler. Yürüyüş sırasında bir karaca sürüsünün ayak izlerini gördük karda (tabii ben ayırt edebildiğimden değil, Gökhan’ın yalancısıyım). Sonlara doğru daha farklı ayak izleri de gördük:

gokcekaya_ayakizi_20170319

Grup halinde geldiğimizde Mıhlıkaya’ya kadar çıkıp, oradan geri dönerken, bu sefer Mıhlıkaya’nın yanı sıra yangın kulesinin olduğu daha yüksek olan tepeye de çıktık. Tüm yürüyüş toplam 15 km sürmüş. Toplamda ise 1100 m dikey olarak tırmanmışız. En yüksek çıktığımız tepe olan yangın kulesi 1850 m idi.

Yangın kulesinden baktığımızda, yürüyüşe başladığımız köy çok uzaklarda görünüyordu:

gokcekaya_yangin_kulesi_20170319_131513

Mıhlıkaya her zamanki gibi formundaydı. Sert rüzgar olmasa, orada yemek molası verip yine uzun uzun seyretmek isterdim:

gokcekaya_mihlikaya_cikisi_20170319 gokcekaya_mihlikaya_20170319_144825 gokcekaya_mihlikaya_20170319_144804 gokcekaya_mihlikaya_20170319_144726

Yemek molasını daha korunaklı bir yerde verdik. Klasik menüm, et ve ot idi :). Birer demet roka ve tereyi bir akşam önceden ızgaraladığım köftelerle yidim. Gökhan’la beraber girebildiğimiz nadir karelerden birini o sırada çektik:

gokcekaya_yemekmolasi_20170319

Yemekten sonra inerken çoğunluğu keçi olan bir sürüye ve sahibine rastladık. Yeşilyurt Köyü’ne yaklaşmışız. 20 yıl kadar önce Çalkaya’dan kopup buralara gelip Yeşilyurt’u kurmuşlar. Sürüde 250 baş hayvanı varmış. Komşuları istedikçe arada keçilerin sütünü sağsalar da, çoğunlukla uğraşmıyorlarmış. İhtiyaçları yokmuş. Yine şehirde yokluk, buralarda bolluk anı. Cömert sürü sahibi, bir sonraki gelişimizde önceden haber vermemizi ve bize et yapabileceğini söyledi.

gokcekaya_suru_20170319

İki kişi olup hızlı yürümekten kazandığımız zamanları fotoğraf çekmekle harcadık. Benimle yürüyenler bilir, fotoğraf çekmekle hiç uğraşmam :). Aslolan yürümektir benim için. Genelde grup halinde çekilen bir sürü fotoğraf olur (n kişi yürüyünce), ben de onlardan nasiplenirim olduğu kadar. Gökhan molaları genelde fotoğraf molasına çevirdi. İlk başta ben hiç ilgilenmiyordum olayla (Gökhan’ın fotoğrafını çekmek dışında), sonra bir anda jeton düştü “yav ilk defa benim de doğada fotoğrafların olabilir” deyip Gökhan kendine ne poz çektirdiyse, aynısından bir tane de içinde kendim olanları çekmesini rica ettim :). Sonuç olarak ilk defa katıldığım bir yürüyüşte tek başıma afili fotoğraflarım oldu.

gokcekaya_kaya_bitki_20170319_111252 gokcekaya_20170319_155054 gokcekaya_20170319_153540 gokcekaya_20170319_150929 gokcekaya_20170319_130039 gokcekaya_20170319_130008 gokcekaya_20170319_120341 gokcekaya_20170319_115702 gokcekaya_20170319_111956 gokcekaya_20170319_105451 gokcekaya_20170319_104451 gokcekaya_20170319_101524

Çalkaya’dan Mihalıççık’a doğru giderken, bir virajda durup yine “sulu” bir fotoğraf çekmeyi de ihmal etmedik:

gokcekaya_viraj_20170319_174131

Yürüyüş sırasında yağmurdan ucuz yırttığımızı farkettik, çünkü arabayla Ankara’ya dönerken gök üzerimize boşalıyordu. Dönüşümüz yavaşladı, hatta Ayaş’ta bir çorba molası bile verdik sonunda.

Otobüsle langır-lungur, çay molalı, vs yavaş yavaş gittiğimiz için yolu beni çok yoran Mihalıççık yolu, arabayı kendim kullanmama rağmen bu sefer çok dinlendirici oldu. Kendi tempomuz ve kendi arabamızla gitmenin tadı gerçekten farklı oldu.

Aynı yerdeki geçmiş yıllardaki yürüyüşlerden de birkaç fotoğraf ekleyeyim:

gokcekaya_2016_mayis_2 gokcekaya_2016_mayis_1 gokcekaya_2015_ekim_3 gokcekaya_2015_ekim_2

Bu sene tekrar fırsatım olur mu bilmiyorum ama 2018’de tekrar bu tepelere dönmeyi iple çekiyorum.

OpenShot 2.3.0 nasıl yüklenir?

Bilindiği gibi, FFmpeg ve Blender’in gelişmiş özellikleri ile GTK+ arayüzü ve MLT Framework içeren ve Python ve PyQt5 ile yazılmış özgür bir video düzenleme yazılımı olan OpenShot‘ın 2.3.0 sürümü, 31 Mart 2017‘de duyuruldu. Sürüm duyurusunda; şimdiye kadarki en büyük güncellemelerden biri olduğu ve yeni özellikler, performans iyileştirmeleri ve tonlarca hata düzeltmesi ile dolu olduğu ifade edilen sürüme; video önizleme penceresine gerçek zamanlı dönüşümler yapmaya izin veren yeni bir dönüştürme aracının eklendiği, ses dosyalarının ise varsayılan olarak bir dalga biçimi oluşturduğu belirtiliyordu.  Ağustos 2008’de Jonathan Thomas tarafından kararlı, özgür ve kullanıcı dostu bir video düzenleyici ortaya çıkarma amacıyla başlatılan OpenShot projesi; pek çok görüntü, ses ve resim biçimini destekliyor. Arka planda Blender kullanarak 3D animasyonlu başlıklar oluşturma olanağı da sağlayan yazılım; klip kesme, yapıştırma, yeniden boyutlandırma, süsleme gibi özelliklere sahip. Ken Burns efekti (fotoğrafa yaklaşma ve üzerinde dolaşma tekniği ile video oluşturma) de içeren OpenShot; (FFmpeg tabanlı) videoları kodlama becerisi de gösteriyor. OpenShot 2.3.0 hakkında ayrıntılı bilgi edinmek için sürüm duyurusunu inceleyebilirsiniz. Bu yazıda; Ubuntu 16.10 Yakkety Yak, Ubuntu 16.04 Xenial Xerus, Ubuntu, 14.04 Trusty Tahr ile Linux Mint 18.x, Linux Mint 17.x, Elementary OS 0.3 Freya gibi diğer Ubuntu türevlerine OpenShot 2.3.0’ın nasıl yüklendiğini ele alacağız.

Yükleme işlemi PPA depo üzerinden yapıldığı için, kolaydır. Yapmanız gereken tek şey ilgili PPA depoyu sisteminize eklemek ve yükleme komutlarını vermektir. O halde kuruluma geçebiliriz.

sudo add-apt-repository ppa:openshot.developers/ppa

sudo apt-get update

sudo apt-get install openshot-qt

Daha sonra gerek duyarsanız, OpenShot’ı kaldırmak için şu komutu kullanabilirsiniz:

sudo apt-get remove openshot-qt

Kernel 4.9.20 Nasıl Yüklenir?

Aslında Debian, Ubuntu ve tüm türevleri ile Linux Mint sürümleri için güncel Linux çekirdeğine nasıl yükseltme yapılacağını irdeleyen bir yazı yazmış olduğumuz için bu tür özel yazılar yazmamıza gerek olmamasına karşın, kullanıcılardan gelen beklentiler nedeniyle hâlâ böyle yazılar yazıyoruz. Linux’un en son yayınlanan uzun süreli destek sürümü 4.9.20; 31 Mart 2017 tarihi itibariyle duyuruldu. 4.9.20 Linux çekirdeğinin duyurusu,  Greg Kroah-Hartman tarafından yapıldı. Bu yazıda, 4.9.20 Linux çekirdeğinin nasıl yükleneceğine değineceğiz. Bilindiği gibi, bir Linux çekirdeğini derlemek çok zor olduğundan, Canonical, tüm çekirdek sürümlerini .deb paketleri olarak paketliyor ve bunları kernel.ubuntu.com deposu aracılığıyla Ubuntu veya Ubuntu tabanlı sistemleri kullananların kullanımına sunuyor. Bunun için, Canonical’ın kernel.ubuntu.com deposu aracılığıyla kullanıma sunduğu .deb paketlerini kullanacağız. Söz konusu işlemleri yaparken; temel olarak Ubuntu ile Linux Mint, Elementary OS, Pinguy OS, Deepin, Peppermint, LXLE, Linux Lite, Voyager gibi Ubuntu türevi dağıtımları hesaba kattığımızı hatırlatalım.

32 bit sistemler için:

4.9.20 Linux çekirdeği 32 bit sistemlere aşağıdaki gibi yüklenir. İlkin gerekli paketleri indiriyoruz:

cd /tmp

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.9.20/linux-headers-4.9.20-040920_4.9.20-040920.201703310531_all.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.9.20/linux-headers-4.9.20-040920-generic_4.9.20-040920.201703310531_i386.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.9.20/linux-image-4.9.20-040920-generic_4.9.20-040920.201703310531_i386.deb

Şimdi 4.9.20 Linux çekirdeğini yükleyelim:

sudo dpkg -i linux-headers-4.9*.deb linux-image-4.9*.deb

Eğer gerek duyarsanız daha sonra çekirdeği kaldırmak için bu sayfadan yararlanabilir ya da aşağıdaki komutu verebilirsiniz.

sudo apt-get remove linux-headers-4.9* linux-image-4.9*

64 bit sistemler için:

4.9.20 Linux çekirdeği 64 bit sistemlere aşağıdaki gibi yüklenir. İlkin gerekli paketleri indiriyoruz:

cd /tmp

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.9.20/linux-headers-4.9.20-040920_4.9.20-040920.201703310531_all.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.9.20/linux-headers-4.9.20-040920-generic_4.9.20-040920.201703310531_amd64.deb \

wget kernel.ubuntu.com/~kernel-ppa/mainline/v4.9.20/linux-image-4.9.20-040920-generic_4.9.20-040920.201703310531_amd64.deb

Şimdi 4.9.20 Linux çekirdeğini yükleyelim:

sudo dpkg -i linux-headers-4.9*.deb linux-image-4.9*.deb

Eğer gerek duyarsanız daha sonra çekirdeği kaldırmak için bu sayfadan yararlanabilir ya da aşağıdaki komutu verebilirsiniz.

sudo apt-get remove linux-headers-4.9* linux-image-4.9*

April 01, 2017

Stellarium Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Stellarium, OpenGL ile 3 boyutlu ve gerçek zamanlı olarak gökyüzünü, yıldızları, takımyıldızlarını, gezegenleri, nebulayı, zemin, manzara, atmosfer vb. görebilirsiniz.  Stellarium’un Özellikleri: 600.000 yıldızdan fazla varsayılan katalog.  210 milyon yıldıza kadar indirilebilir ilave katalog. Ay ve Güneş tutulması simülasyonu. Eklenti desteği (teleskop kontrol, güneş sistemi editörü,

Serious Sam VR: The First Encounter Erken Erişimden Çıktı

Sizlere daha önce erken erişimde olan Serious Sam VR: The First Encounter’dan bahsetmiştim.  Croteam, hata düzeltmelerinin ve geliştirmelerin yer aldığı, son büyük güncellemeyle birlikte oyunun erken erişimden çıktığını duyurdu.  HTC Vive’ı olanlar Linux’te SteamVR deneyimini Serious Sam VR: The First Encounter ile yaşabilirler.

Stellarium 0.15.2 Nasıl Yüklenir?

GNU Genel Kamu Lisansı ile dağıtılan, özgür bir astronomi benzetimi yazılımı olan Stellarium; çıplak gözle, dürbünle veya küçük bir teleskopla gözlemlenemeyecek gökcisimlerini inceleme imkanı sunar. Stellarium’un mevcut en son sürümü 0.15.2, 21 Mart 2017‘de duyuruldu. Stellarium; 2001 yılından bu yana, Fransız programcı Fabien Chéreau öncülüğündeki geniş bir özgür yazılım topluluğunun katkılarıyla geliştiriliyor. Stellarium; 2001 yılından bu yana, Fransız programcı Fabien Chéreau öncülüğündeki geniş bir özgür yazılım topluluğunun katkılarıyla geliştiriliyor. GNU/Linux, Windows ve Mac OS X sürümleri bulunan yazılım, aralarında Türkçe’nin de bulunduğu çok sayıda dili destekliyor. İlk kurulumuyla birlikte 600.000 kadar yıldızın incelenmesine olanak sağlayan Stellarium; büyük bir çoğunluğu (yaklaşık %99) NOMAD (Naval Observatory Merged Astrometric Dataset) kütüphanelerinden sağlanan bu yıldız katalogları; yıldızların kadir (magnitude), yüzey ısısı (spectral type), ıraklık açısı (parallax) ve ışık yılı cinsinden uzaklığı gibi bilgileri gerçek zamanlı ve anlık değerleriyle sunmaktadır. Gerçekçi ve gerçek zamanlı gökyüzü simülasyonu için OpenGL kütüphanesini kullanan yazılım, ek yıldız katalogları ve bulutsu kütüphaneleri ile bir profesyonel gökbilimcinin ihtiyaçlarını karşılayabilecek bir nitelik kazanabilmektedir. Ek yıldız kütüphanelerinin eklenmesiyle, Stellarium içinde yer alan yıldız sayısı 210 milyona kadar çıkarılabiliyor. SourceForge tarafından Mayıs 2006’da ayın projesi olarak gösterilen Stellarium’a isteğe bağlı olarak derin gök objeleri, yeryüzü şekilleri, takım yıldızı görselleri ve yazılar eklenebiliyor.

Bu yazıda, Stellarium 0.15.2’nin Ubuntu 16.10 Yakkety Yak, Ubuntu 16.04 Xenial Xerus, Ubuntu 14.04 Trusty Tahr ile Linux Mint 17.x, Linux Mint 18, Elementary OS 0.4 Loki ve Elementary OS 0.3 Freya gibi diğer Ubuntu türevlerine nasıl yükleneceğini ele alacağız. Yazılımı yüklemek için bir PPA depodan yararlanıyoruz, bu nedenle yükleme kolaydır. Yapmanız gereken tek şey ilgili PPA depoyu sisteminize eklemek ve yükleme komutlarını vermektir. Öncelikle sisteme PPA depoyu ekleyelim:

sudo add-apt-repository ppa:stellarium/stellarium-releases

Depoları güncelleyelim:

sudo apt-get update

Şimdi yazılımı yükleyelim:

sudo apt-get install stellarium

Gerek duyulursa, daha sonra Stellarium’u kaldırmak için aşağıdaki komut verilebilir:

sudo apt-get remove stellarium

March 31, 2017

Total War: WARHAMMER II Linux’e Gelecek Mi?

Total War: WARHAMMER II’nin duyurusu bugün yapıldı. Total War: WARHAMMER II çok yakında geliyor. Peki Linux desteği olacak mı? Görünüşe göre Total War: WARHAMMER II’nin Linux desteği olacak. Yapılan duyuruda Mac ve Linux versiyonlarıyla ilgili planların bu yıl içerisinde duyurusunun yapılacağı söyleniyor.  Daha detaylı bilgi isteyenler Total War: WARHAMMER II’nin duyurusunu şu sayfadan

Resetter Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Resetter, Ubuntu’yu ilk kurduğunuz andaki haline döndürmek istediğinizde kullanabileceğiniz, açık kaynak, python ve pyqt ile yazılmış ücretsiz bir araçtır. Sadece Ubuntu’da değil, Linux Mint’te de çalışmaktadır.  Not: Resetter, kişisel verilerinize dokunmaz. Sadece sisteminize kurduğunuz yazılımları ve kullanıcıları siler.  Desteklenen Sistemler [64-bit]: Linux Mint 18.1 Linux Mint 18

Amasra: Mezgit, Salata ve Diğer Öyküler

Amasra, Bartın’ın deniz kenarındaki bir ilçesi. İnanılmaz betonlaşmaya rağmen hala güzel. Denize doğru uzanan bir burun düşünün, burunun iki yanında iki ayrı koy, burna bir köprüyle bağlanan bir ada, kale surları arasında evler ve daha niceleri.

amasra_kusbakisi

Bir zaman makinem olmasını ve 70-80’lerdeki Amasra’da betonlaşmadan önce birkaç gün geçirmeyi çok isterdim.

Amasra Ankara’dan ulaşılabilecek (~3-3.5 saat arabayla) en yakın deniz kıyısı olduğu için senelerce Ankara’nın yazlığı gibi olmuş. Özellikle havalar ısındığında ve özellikle haftasonları Amasra civarı ciddi kalabalıklaşıyor.

Ben oldum olası Karadeniz’in sularından deniz anaları nedeniyle uzak durmuşumdur. Buna rağmen deniz anaları beni Ege ve Akdeniz sularında da bulup çarpar (herhalde bir 8-10 kere çarpılmışımdır tüm yaşamımda), Karadeniz’de başıma neler gelebileceğini hayal bile edemediğimden Amasra’ya yüzmeye gelmiyorum.

Amasra’ya senede en azından bir kere, havalar tam ısınmadan, ortalık kalabalık değilken geliyorum. Bana bir sakinlik, bir deniz havası, bir dinginlik veriyor. Rüzgarı yüzümü yalıyor, sesleri içimi dolduruyor. Bir de taze balık, üzerine inanılmaz güzel bir salata ile sadece karnım değil; tüm duyularım besleniyor.

Sabah erkenden yola çıkıyoruz. Öğlen sularında Amasra’ya varıyoruz. Öğlen yemeğini Mustafa Amca’nın Canlı Balık’ında yiyoruz. Her sene farklı bir balık denesem mi düşüncesi, taze Karadeniz mezgitin damakta bırakacağı tadın hayali ile yok oluyor. Kendimizi yine mezgit yerken buluyoruz.

Mezgit tek başına değil. İçinde 20-25 parça farklı ot ve sebzenin bulunduğu eşi benzeri olmayan bir salatayla beraber yiyorum. Salatanın suyuna ekmek banmamak için insanüstü bir çaba sergiliyorum. Kilo alma derdinden değil, ekmekle tıkanmayayım da daha çok mezgit ve salata yiyebileyim diye. Böyle bir ikili dünya üzerinde yok.

Sonra… Sonrası aslında akşama kadar zaman öldürmekle geçiyor. Çünkü akşam olduğunda biraz daha acıkıp kendimi tekrar mezgit ve salata yerken bulabiliyorum. Onları sindirmek için biraz daha zaman öldürüp, uyuyorum. Sabah kalkıyorum, çoğu zaman kahvaltıyı atlayıp, öğlene kadar zaman öldürüp, üçüncü bir öğünü de mezgit ve salata ile tamamladıktan sonra :) Ankara’ya dönüş yolculuğu başlıyor. Evet, üç öğün üstüste yenecek kadar güzel bişi bu.

Neden mezgit? Sanırım kendim güzel yapamadığım, Ankara’da bir lokantada lezzetlisini yiyemediğim nadir balıklardan. Çok çabuk tazeliğini kaybettiği söyleniyor. Ayıklaması uğraştırıcı ve iyi temizlenmediğinde tadını bozuyor. Kızartmasının iyi yapılması gerekiyor. Bunları bir arada bulması gerçekten güç. Canlı Balık’ta yediğim şu üç öğün dışında yakalayabildiğim bir tat değil.

Mezgit deyince burada gelen balıkları beklemeyen Egeliler olabilir :). Ülkemizde mezgit isimli iki ayrı balık var. Ege mezgit denilen büyük ve filetosu çıkarılan bir balıkken, Karadeniz mezgit ise fotoğrafta gördüğünüz gibi küçük bir balık. Kızartıldıktan sonra kafasıyla beraber hiç ayıklanmadan yenebiliyor.

amasra_mezgit_300317

Hele o salata… Amasra’da Canlı Balık’taki salatayı yemeden, Amasra Salatası yemiş değilsiniz. Bir kere yedikten sonra, çeşitli şehirlerde “Amasra Salatası” diye verdikleri salatayı çok vasat bulacaksınız.

amasra_salata_300317

Üç öğünün arasında nasıl zaman öldürülebiliyor?

Daha önce defalarca dolaştığım sokakları bir kez daha baştan aşağı dolaşırım. Şehir içindeki sokaklar ve dükkanlar, kale içinin her bir sokağı, kemerden geçerek ulaşılan adanın tepeye tırmanan sokakları ve tepesindeki patikalar, mendireğe uzanan yol, Çekiciler Çarşısı, Barış Akarsu heykeli ve Amasra havası solurken dolaştığım nice başka yerler.

Barış Akarsu da kim dediğinizi duyar gibi oluyorum, 2000’li yılların başında ilk şarkıcı yarışmacılarından çıkma, birkaç albüm yapıp televizyonda dizilerde oynamış ve çok genç yaşta trafik kazasında ölmüş bir sanatçı. Bu kadar küçük bir yerden doğup büyüyüp yetişen birinin bu kadar ünlü olması elbette bir heykelinin dikilmesini sağlamış:

Denize nazır bir yere konuşlanıp demlenmek de bir seçenek. Kitap okumak en güzeli, olmadı bilgisayar kullanırım ya da sadece ufku seyredip Amasra’nın sesinin ve kokusunun içime işlemesini beklerim.

Günbatımını kaçırmamakta yarar var. Canlı Balık’ın baktığı koydan batan güneş, koyu tam ortalayarak kızarıyor ve yavaş yavaş yok oluyor. Kırmızılığı denizin mavisi ile birleşerek dağılıyor.

amasra_gunbatimi_300307

Denk gelirseniz, pazarı da ayrı bir güzellik. Ankara’daki pazardan aldığım sebze 3-4 günde bozuluyorsa, burada aldığım sebze bir haftadan fazla dayanıyor. Manda peyniri, yoğurtlar, reçeller de cabası.

amasra_pazar_310317

Şimdiye kadar 4 farklı yerde kaldık. Birini söylemiim bile, o kadar kötüydü ki. Uygulama Oteli, Kuşna Pansiyon, Sardunia Hotel diğerleri. Uygulama Oteli standart bir otel, hemen her şehirde görmeye alıştığınız amatör/profesyonel karmasında. En abuk zamanlarda bile dolu olabilir (kamu sağolsun). Kuşna Pansiyon bir miktar yürüyüş ve iniş-çıkış gerektiriyor. Adanın yamaçlarında, güzel bir deniz manzarası var. Bahçesi kalabalık bir kitleyi (biz öyleydik) kaldurabiliyor. Sardunia ise yenilerden, tam Amasra’nın göbeğinde, Canlı Balık’a çok yakın. Çok güzel bir dekorasyon, rahat odalar, otel gibi bir otel. Arkasında bir bahçesi, güzel de bir kahvaltısı var.

Balık seviyorsanız, salata yiyorsanız, deniz havasını özlüyorsanız; bir gece konaklayıp havanızı değiştirmek ve güzel lezzetler tatmak için Amasra’ya bir uğrayın. Ama haftasonu gelmeyin, en azından bir iş gününüzü harcayıp Pazar-Pazartesi gelin.

Yine gelecek ben…

March 29, 2017

Peynirli Ot Salatası

Ülkemizde bir salatanın içine konabilecek tabii ki birçok ot var ama benim Ankara’da seçeneklerim çok fazla değil. Daha klasik otlarla yetinmek zorunda kalarak beğeneceğim uygun bir salata tutturmak zorunda kaldım.

1 demet dereotu, 1 demet maydanoz, 2 demet kuzu kulağı ve 1 kıvırcığı ince ince doğruyorum. Kıvırcık çok büyükse bir miktarını ayırıyorum (salatanın çoğunu oluşturmasın diye).

Peynir tercihim Cebel’in çörekotlu tulumu. Çok tuzlu değil, çok tatsız da değil, çok ağır da değil. Açıkçası her tulum salataya gitmiyor, peynirdeki çörekotu da ayrı bir tat, ayrı bir lezzet katıyor.

Peynir/ot oranı biraz herkesin kendi zevkine, hatta belki o anki ruh haline bağlı. Ben şöyle bir 300g kadarını çatalla bir tabakta ezip, olabildiğince ufalayıp salataya katıyorum. Son olarak da zeytinyağı gezdirip, hepsini karıştırıyorum.

Limooon diye ciyaklayanlarınızı duyar gibi oluyorum. Kendi adıma her şeye limon sıkılmasından hazzetmiyorum. Tüm yemeklerin tadı limon gibi oluyor. Limon sevmediğimden değil de, çoğu yemeğin kendi tadını almayı tercih ettiğimden. Bu salatada da bence limona ihtiyaç yok. Kuzu kulağı zaten ekşi tadını salataya yeterince veriyor.

Kıvırcık yerine yeşil ya da mor Akdeniz yeşilliği kullanmak da mümkün. Ek olarak radika salataya katılabiliyor ama ince doğramaya dikkat etmeli. Taze soğanın yeşil taraflarını salataya katabiliriz. Ben bunları ve şu anda belki aklıma gelmeyen başka otları da denedim ama hiçbiri ilk verdiğim kıvam kadar olmuyor — en azından Ankara pazarlarında her zaman bulabildiğim otlarla olmuyor.

Peynir olarak Cebel’in çörekotlu tulumu yerine bir keçi peyniri de gidebiliyor. Lor biraz fazla yavan kalıyor (en azından benim denediklerim). Birçok tulum ağır geliyor. Yumuşak inek peynirleri salataya fazla yapışıyor.

Ben kendi adıma bu salatayı bir garnitür olarak değil de, ana yemek olarak görmeyi tercih ediyorum — özellikle hafif yemek istediğim akşamlarda. Yeşilliklerle çok arası olmayanlar bile, peynir oranıyla oynarak daha güzel (ve doyurucu?) hale getirebilirler.

March 28, 2017

Plank Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Plank, geliştiricinin söylediğine göre gezegendeki en basit dock olması amaçlanmış. Bu yüzden herhangi bir dock’un ihtiyaç duyacağı her şeye sahip olması ve bundan daha fazlasının olmaması hedeflenmiş. Fakat bununla birlikte daha gelişmiş özelliklerle birlikte diğer dock programları gibi genişletilebilir bir kütüphaneye sahip.  Dock: Genellikle ekranın alt kısmında bulunan, en çok ihtiyaç

March 26, 2017

Grub Customizer Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Grub Customizer, Grub ve BURG önyükleyicisi üzerinde değişiklik yapabileceğiniz, grafiksel arayüze sahip bir konfigürasyon aracıdır. Grub Customizer’ın Özellikleri: Grub menü üzerinde oluşturma, taşıma, kaldırma ve düzenleme yapabilme. Varsayılan işletim sistemini ayarlayabilme. Grub menüsünü gizleyebilme/gösterebilme ve bekleme süresini değiştirebilme. Arkaplan resmini, çözünürlüğü,

March 24, 2017

Mandriva-tr.org Macerası

Dün akşam fortran osifa  ve ben hareketli bir gece geçirdik.
Mandriva-tr.org için ter döktük.

Yıllar önce Linux Kullanıcıları Derneği, Linux Topluluklarını tek bir çatı altında toplamak için özel bir sunucu kurmuştu.
Bizlerde LKD nin çağrısına uyup tek tek bu sunucuya taşınmıştık. Bir müddet sonra olanlar oldu sunucuda elim bir disk arızasi ile karşılaşıldı.
Veriler geri gelmeyecek şekilde kayboldu.
forum.debian.org.tr başta olmak  üzere linux topluluk forumları, web sitelerini başka hosting firmalarına taşıdılar.

forum.debian.org.tr 4 yıllık verilerini kaybetmiş. -> link
truvalinux.org.tr forumu sadece son 2 haftalık veriyi ve kayıt olan 2 kullancıyı kaybetti.

Yedeğiniz yoksa Verilen onca emek bir anda yok oluyor. Gereken sadece 5 dakikanızı ayırıp yedek almak.
Size tavsiyem en azından ayda birkez yedek alın. Sonra üzülürsünüz.

Mandriva-tr.org için aynı sorun yeniden nüksetmek üzereydi.

Konuyu forum.debian.org.tr deki bu tartışma başlığı vasıtasıyla farkettim. -> link
fortran sorumlu arkadaşa ulaştı ve yedek alması konusunda hatırlatma yaptı. -> link
osifa yedekleri alıp bize ulaştırdı.
Mandriva-tr.org sunucusu muallaktaydı. Yani Çökmek üzereydi.

Aşama aşama yazayım.
saat: 21:00
Yedekler elimize ulaştı.
Mandriva-tr.org yi taşınmak için kolları sıvadık.

fortran öncelikli olarak getgnu.org sunucusuna yerleştirmeyi önerdi.
Mandriva-tr.org kurulum için truvalinux u host eden vps yi tercih ettik.
Nedeni Smf forumlarının Mail Mta olmadan mail gönderemiyor olması ve bizim vps de fazlaca bir trafik olmayısıydı.
Getgnu.org un hatırı sayılır trafiği var. Şahsen biliyorum 🙂
getgnu.org günlük yaklaşık 1000 kişiyi ağırlıyor. 😉

saat:22:00
osifa tarafından Dns yönlendirmesi yapıldı.
dosyaları sunucumuza yükledim.
sıra veritabanını geri yüklemeye gelince işler karıştı.
yedek alınan Veritabanı hasarlıydı. Telaş ….

Ne yapmalıyız?
Db yüklenmiyor?

Çözüm Db nin kurulu olduğu hostta phpmyadmin ile recovery işlemi yapılacak.
Tabi takiben yeni bir sorun. Cpanel erişimi yok 🙂

Bereket ftp erişimi var.

Bilgileri aldık osifa sağolsun. bu arada iletişim uzun yoldan gerçekleşiyor.
Ben fortrana jabberden yazıyorum. fortran osifa dan bilgileri alıyor bana aktarıyor.

evet ftp ile bağlanacağım. Oda ne dns leri taşıdığımız için hosta erişim yok !

hostun ip adresi sağolsun 🙂 dns yoksa ip adresi var.

Cpanele erişemediğimiz için ftp ile phpmyadmin dosyalarını aktardık.

Geldik işin en cafcaflı kısmına.
adres satırına yazdım. http://forum.mandriva-tr.org/phpmyadmin
Ahanda host kayıp. Hani dns leri aktarmıştık ya …..
dns kaydı yoksa erişimde yok.

Eski dost hosts dosyası imdada yetişti.
ekledik hemen.

nano /etc/hosts

#ajansup sunucusu
91.191.171.231 www.mandriva-tr.org
91.191.171.231  forum.mandriva-tr.org

saat: Mar 23 2017 23:28:30
arkada Ebru Gündeş çalıyor “şimdilik araftayım”
öff ne gerildim. tamda duruma uygun müzik bu kadarmı rast gelir be.

Neyse güç bela phpmyadmin üzerinden recovery işlemini gerçekleştirdim.

Sqldb yedeğini aldım.

Ftp ile erişip yüklediğim phpmyadmin dosyalarını sileyim dedim.
Fakat odane Ajansup sunucusu tamamen gitti.

Dikkatimi çeken forum dizinindeki log dosyası oldu bir hayli büyümüş.
Zaten sunucu uzun zamandır ben gidiyorum diyormuş 🙂

Neyse biz işimize bakalım.

Saat:23:45

Sqldb yi sunucumuza restore ettim.

Virtualhostları düzenledim.

Nginx ile Mandriva-tr.org harika bir şekilde çalışıyor.

Taşınma işi birazda şansımızında yardımıyla tamamlandı.

Saat 01:00 oldu be 🙂

Bir maceramız daha tamamlandı.

Yorumlarınızı bekleriz ….

https://osifa.wordpress.com/

http://getgnu.org

 

Mandriva-tr.org Macerası yazısı ilk önce ÇaylakPenguen Blog üzerinde ortaya çıktı.

Day of Infamy Linux Desteğiyle Geldi

Erken erişimde olan Day of Infamy Steam’e geldi. Oyunun çıkışıyla birlikte Linux desteğine de sahip olan Day of Infamy’nin yayımcısı ve aynı zamanda geliştiricisi New World Interactive. Bu video oyunu geliştirme şirketinin geliştirdiği oyunlardan bir diğeri de 2014 yılında çıkan Insurgency. Day of Infamy, Insurgency oyunu baz alınarak geliştirilmeye başlandı.   Valve motoruyla

March 22, 2017

WebTorrent Desktop Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

WebTorrent Desktop, ses ve video torrent dosyalarının tamamen inmesini beklemeden anında dinleyebileceğiniz/izleyebileceğiniz, çapraz platform açık kaynak torrent istemcisidir.  WebTorrent Desktop’ın Özellikleri: Hızlı ve hafif Modern kullanıcı deneyimi ve güzel kullanıcı arayüzüne sahip Ücretsiz ve açık kaynak Bütün torrentleri tek seferde durdurma veya devam ettirme. Torrent

Pardus ne durumda?

Aşağıdaki yazıyı BMO Dergi için yazdım, olduğu gibi buraya da alıyorum. Tek farkı daha fazla bağlantı içermesi.

Pardus başlangıcında kendi özgün teknolojilerini geliştirme hedefinde olan bir GNU/Linux dağıtımı projesiydi. Geliştiricilerinin çok büyük bölümü TÜBİTAK çalışını olan proje kullanıcı tarafında ciddi bir heyecan yaratmıştı. Daha önce hiç GNU/Linux dağıtımı kullanmamış, özgür yazılım kavramından haberi olmayan kullanıcılar bile Pardus’la özgür yazılım dünyasına adım attılar. Bireysel kullanımda bir miktar yaygınlığı olsa bile kurumsal anlamda kayda değer bir yaygınlık elde edemedi, hatta TÜBİTAK kendi bünyesinde bile kullanmadı Pardus’u.

Ülkemizde işletim sistemi ölçeğinde bir yazılım projesinin geliştirilmesi hem özgür yazılım alanında bir bilinç oluşması, hem de bilişim dünyasındaki genç insanlara ‘ben de yapabilirim’ duygusunu vermesi açısından çok önemliydi. Etkinliklerde geliştiricileri görebildiğiniz, hatta katkıda bulunabildiğiniz bir işletim sistemi kullanmak heyecan verici bir şeydi. Proje böyle bir heyecanla devam ederken 2011 yılında geliştiricilerin neredeyse tamamı işten çıkartılınca, TÜBİTAK çalışanı olmayan hiç geliştiricisi kalmamış Pardus’un nasıl sona erdiğini hepimiz gördük. Bu süreçte yaşananlar hakkında çok az yazı yazıldığından tek bildiğimiz projenin durdurulması kararının teknik bir karar olmadığı. 2012 Mart’ında Pardus’un Yarını Çalıştayı adında bir toplantı TÜBİTAK tarafından düzenlendi ve bir şekilde Pardus’la ilgili tarafların fikirleri alındı. Daha sonra bu fikirler değerlendirilmeye alınmadı ama Pardus’un bir işletim sistemi olarak değilse de kendi şemsiyesi altında özgün yazılımlar geliştirilen bir program olarak hayatına devam edeceği mesajını daha o toplantıdan almıştık. [5], [6], [7]

İzlenen yöntem ve geldiği yer açısından çok şey söylenebilecek olsa da Fatih Projesinin ülkemizin en kapsamlı bilişim altyapısı projesi olacağı o zaman da belliydi. Yukarıda bahsettiğim toplantının ardından Fatih Projesi kapsamında okullara verilen etkileşimli tahtalarda Debian paket yöneticisini kullanan bir dağıtımın Pardus adıyla kullanıldığını gördük [8]. Bu Pardus’un o zamana kadar geliştirdiği bütün özgün teknolojilerin kullanılamaz duruma gelmesi anlamına geliyordu. Bu tarihten itibaren Pardus yeni bir yola girdi ve TÜBİTAK bünyesinde yeni çalışanlar işe alarak Debian temelli dağıtımlardan biri oldu.

Mevcut durumda Pardus çok büyük ölçüde Debian paketlerini kullanan bir GNU/Linux dağıtımı. Kendine hedef olarak özgün bir dağıtım hazırlamaktan daha çok kamuda özgür yazılımın kullanımını yaygınlaştırmayı amaçlıyor ve ülkenin ihtiyacı olan yazılımları özgür yazılımlar olarak geliştirmeyi hedefleyen bir programa dönüşmüş durumda [1]. “Bunun yapılması için Pardus tarafından geliştirilen yazılımlardan vazgeçilmesi gerekiyor muydu” sorusu üzerinde tartışılabilecek konulardan biri ama bundan sonra yapılacaklar için bu tartışmanın öncelikli olmadığını düşünüyorum.

Pardus ülkenin hangi ihtiyaçları için özgür yazılım çözümleri geliştiriyor sorusu üzerinde biraz duralım.

Yukarıda da bahsi geçen Fatih Projesi için geliştirilen Etkileşimli Tahta Arayüzü Projesi (ETAP) [2] geliştirilen yazılımların en geniş kullanım alanına sahip olanlarından biri. Yüzbinlerce sınıfta, milyonlarca öğrencinin karşısına çıkacak ilk işletim sisteminin bir özgür yazılım olması çok önemli bir konu [9]. Pardus’un geliştirdiği ETAP bence çok başarılı bir proje. İlk prototiplerinden [10] bu yana takip ettiğim ETAP Fatih projesinin bütün ihtiyaçlarına cevap verebilen modern bir araç durumunda. Umarım Milli Eğitim Bakanlığı Fatih Projesinde özgür olmayan alternatifleri değil de ETAP’ı kullanır. Bu konu işletim sistemine ve onun üzerinde koşacak yazılımlara ödenecek lisans bedellerinin çok fazla olmasından daha çok ülkedeki özgür yazılım bilincinin artması açısından önemli. İlk işletim sistemi olarak sahipli bir yazılımı çocuklarımıza göstermek hem doğru değil, hem de ülke menfaatlerine uygun değil. [11],

Kurumların Pardus veya başka bir GNU/Linux’u işletim sistemi olarak kullanabilmeleri için ihtiyaç duydukları bir diğer proje de merkezi sistem yönetimi yazılımı olan Lider/Ahenk [3]. Kurumsal politika belirleme ve uygulama konusundaki ciddi bir ihtiyaca cevap veren Lider/Ahenk [12] mevcut durumda oldukça kullanılabilir bir ürün. Engerek [13] ve Ahtapot [14] gibi diğer projelere de Pardus’un sayfasından ulaşılabilir.

Kamuda özgür yazılım kullanımına geçiş hedefinin sadece Debian paketleri ve onun üzerinde koşacak kendi yazılımlarımızla gerçekleşmeyeceğini de bilmemiz gerekiyor. İngilizce konuşan dünyadan farklı bir alfabemiz olduğunu ve tek farkımızın da bundan ibaret olmadığını unutmadan yaygın kullanılan özgür yazılım projelerinin geliştiricilerinin de yetiştirilmesi/desteklenmesi gerekiyor. Bir küçük örnekle bunu netleştireyim. LibreOffice 30 yıllık köklü bir özgür ofis programı. Bir kurumun veya kullanıcının ihtiyaçlarına cevap verebilecek durumda ve dünyada çok yaygın kullanılıyor. İngilizce konuşan dünyada yüzde ifadesi 50% şeklindeyken biz %50 olarak yazıyoruz. Bu farklı kullanım LibreOffice belgelerinde sorunsuz kullanılabiliyor çünkü bizden bir geliştirici bunu gördü ve düzeltti [4]. Bir özgür yazılım göçü sırasında böyle çok şeye ihtiyaç duyacağımız ve bunların çözümü için sadece Pardus’un yeterli olmayacağı çok açık olmalı. Tek başına TÜBİTAK’ın veya Pardus’un yapabileceklerinin sınırlı olduğunu göz önüne alıp ülkedeki özgür yazılım ekosisteminin büyütülmesinden başka bir çözümün olmadığını düşünüyorum.

Bugün itibariyle Pardus hedeflerine ulaşmış değil. Henüz kendi projelerine kurum dışından katkı alamadığı gibi sürüm politikaları ve geliştirici belgeleri kamuyla paylaşılmış değil. Bunları gerçekleştirmek için çabalar var ama hızlandırılması ve yoğunlaştırılması gerektiği de açık.

Pardus’un kat edeceği uzun bir yol var ama ülkemizde özgür yazılımın kullanımının arttırılması açısından çok büyük önem taşıyor.

Linux’te Firefox’a Netflix Desteği Eklendi

Geçtiğimiz yılın sonlarına doğru sizler için Linux’te Firefox’la Netflix Nasıl İzlenir? yazısını yazmıştım. O yazıda Firefox’taki DRM içeriğini aktif edip eklenti kullanarak nasıl yapacağınızı anlatmıştım. Artık Linux’te Firefox içinde Netflix’i, eklentiye ihtiyaç duymadan izleyebilirsiniz. Netflix bu konuda aşağıdaki açıklamayı yaptı. O zamandan beri, bütün destekleyen işletim

March 21, 2017

GScan2PDF Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

GScan2PDF, tarayıcıyla taradığınız bir veya birden fazla sayfayı PDF olarak kaydedebilmenizi sağlayan bir yazılım.  GScan2PDF Kurulumu Nasıl Yapılır? Ubuntu deposunda yazılımın eski sürümü mevcut. Yeni sürümünü kurmak için geliştiricinin PPA’sını kullanacağınız. Aşağıdaki komutları terminalde sırasıyla çalıştırarak GScan2PDF’in en son sürümünü kullanabilirsiniz.    sudo

Bluefish Editor Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

Bluefish Editor, programcılar ve web geliştiriciler için birçok özelliğe sahip, websiteleri hazırlayabileceğiniz, script ve programlama kodu yazabileceğiniz güçlü bir editördür.  GNU GPL lisanslı ve bir açık kaynak geliştirme projesi olan Bluefish, çoklu platform uygulaması olduğu için Linux, FreeBSD, MacOS-X, Windows, OpenBSD ve Solaris’te de kullanabilirsiniz.  Bluefish Editor

March 20, 2017

Terminix'in Yeni İsmi "Tilix"

Sizlere daha önce Terminix’ten bahsetmiştim. İsim haklarıyla ilgili bir sorun çıktığı için yeni ismi, kullanıcılardan gelen oyla "Tilix" oldu.  Terminix yazısındaki komutlarla kurulumu yaptıysanız güncelleme penceresinde Tilix’i muhtemelen görmüşsünüzdür. WebUpd8 sitesi PPA’yı güncelledi. PPA yeniden adlandırılamayacağı için  ppa:webupd8team/terminix olarak kullanılmaya devam edecek. Bu

March 18, 2017

Kimlik kanıtlamada biyolojik verilerin kullanılması

Güvenli olmayan iletişim kanallarını kullanıp güvenli veri alış verişi yapmak hepimizin isteği. İnternet ve GSM şebekeleri üzerinden yapacağımız haberleşmelerde taraflardan biri olduğumuzu kanıtlamak için kullanıcı adımızın yanında (en az) bir de parola kullanıyoruz. Benzer şekilde banka kartlarımızı yetkisiz bir şekilde eline geçirenlerin de sadece bizim bildiğimiz pin kodunu kartlarla birlikte kullanması gerekiyor. Banka kartlarının diğer kimlik kanıtlama işlemlerinden çok daha az karakterli (4 ile 6 karakter arasında) pin kodlarına izin vermesi ciddi bir sorun oluşturmuyor çünkü deneme yanılma yöntemini kullanmak için çok az (3-4) denemeye izin veriyorlar.

Kırılamayacak parolalar kullanmak gerçekten kolay iş değil (bu konuda daha ayrıntılı bir yazı okumak isteyenlere Murat Demirten'in çok güzel bir yazısını öneririm). Kimlik kanıtlama servisleri bizim iyi parolalar seçmeyeceğimizin farkında olduklarından uzun zamandır başka çözümler peşindeler. İki farklı kanalı kullanarak kimlik kanıtlaması yaptırmak en yaygın kullanılan yöntem. Madem internet bağlantısı güvenli değil, o zaman onu aynı zamanda gsm ile de doğrulamak güvenliği arttırabilir elbette. Tabi biri hem cüzdanınızı hem de cep telefonunuzu ele geçirmişse ve parolalarınızı da biliyorsa veya bulmuşsa bu mekanizmayı da atlatabilir ama tek kanallı kimlik doğrulamadan daha güvenli olduğu da bir gerçek. Konudan biraz uzaklaşıp 'her anahtarın açtığı kilit' haberine bakmak isteyebilirsiniz belki burada ;)

Bir diğer yöntem de kullanıcılara anahtarlığa bile takılabilecek boyutlarda olan ve kısa süreli geçerliliği olan parolalar üretecek cihazlar vermek. Bir dönem bir çok bankacılık sisteminde vardı ama hala kullanılıyor mu bilemiyorum. Cihazın fiziki güvenliğini sağlayabilecekseniz iyi bir çözüm gibi duruyor bu uygulama da.

Hangi yöntemi kullanırsak kullanalım parolalarımızı düzenli aralıklarla yenilememiz saldırganların işini zorlaştıracak bir önlem olacaktır. Aynı anahtarla şifrelenmiş çok sayıda şifreli metin üzerinden yapılabilecek saldırılara bir önlem olacaktır bu işlem. Elbette şifreleme yöntemleri sadece anahtar denemesi yapılarak kırılmıyorlar ama konuyu dağıtmamak için bu konuya girmiyorum.

Kimlik kanıtlamada kullanacağımız parolanın yeniden üretilemez, taklit edilemez bir bilgi olması başta çok cazip görünse de pratikte uygulaması oldukça zor. Parmak izimiz, avuç içi izimiz veya retina görüntümüzün taklit edilemediğini biliyoruz, en azından bugünün bilgisiyle böyle kabul ediyoruz. Durum böyle olunca kapıları açmak için anahtar kullanmak yerine retina taraması yaptırmak veya kredi kartı kullanırken parmak izini okutmak çok parlak bir fikir gibi görünüyor çoğunluğa. Benim çevremde bile cep telefonlarının ekran kilitleri için bile 4 karakterli pin girmek veya bir deseni çizmek yerine parmak izini cihaza okutan çok tanıdığım var.

Peki kimlik kanıtlama verilerimiz nasıl saklanıyor? Yıl 2017 oldu ama hala kullanıcı adı ve karşılık gelen parolayı düz metin olarak saklayan çok fazla yer var maalesef. Eğer bir internet adresi 'parolamı unuttum' linkine tıkladığınızda size parolanızı eposta ile gönderebiliyorsa parolanızı düz metin olarak sakladığından emin olarak o adresten arkanıza bakmadan uzaklaşmanız gerektiğini söyleyebiliriz. Aklı başında olanlar kimlik kanıtlamada kullandığımız verileri veritabanlarında gölgelenmiş, şifrelenmiş olarak saklıyorlar. En kötü senaryo olan saldırganların bu bilgilere ulaşması durumunda bile parolalarımızın gölgelenmiş hallerinin ele geçirilebileceği kabul edilerek güvenlik önlemi alınmış oluyor. Saldırganların hesaplarımıza erişmesi için mutlaka bu gölgelenmiş, şifrelenmiş verileri geri döndürmesi de gerekmiyor çoğu durumda. Bir sözlük atağı ile parolamızı belirlemeleri bir çok durumda mümkün oluyor. Kırılamayan şifreleme yöntemi diye bir şeyin olmadığını aklımızda tutarak bu şifrelenmiş parolaları ele geçirenler karşısında sonsuz güvenliğimiz olmadığını kabul edelim.

İnternet sitelerinde ne kadar önlem alınırsa alınsın parolaların bir şekilde ele geçirilebildiğinin haberlerini hepimiz sıklıkla duyuyoruz. Yahoo'dan Sony'ye varana kadar bir çok şirketin kullanıcı bilgilerini çaldırdığı hakkında haberler okumuş olmalısınız. Hatta bütün vatandaşların TC Kimlik bilgilerinin internetten indirilebilir olduğu haberleri de defalarca yapıldı. Bir sitenin parolaları saldırganlarca ele geçirilmişse mümkün olduğunca çabuk parolalarımızı yenilememizi öneren bir epostalar alıyoruz. Burası çok kritik aslında. Böyle bir eposta alınca '12345' olan parolamızı daha güvenli diyerek '123456' ile değiştirebiliyoruz ama ya ele geçirilen şey parmak izimiz, avuçiçi izimiz veya retina bilgimiz olursa ne yapacağız? Onları değiştiremeyecek olduğumuzu biliyoruz. Eğer kırılan şey bize parola üreten cihaz olsa onun yenilenmişini almak veya parola değiştirmek zaten çok kolay bir şeyler ama değiştiremeyeceğimiz biyolojik verilerimiz başkalarının eline geçtiğinde ne yapacağız? Parmak izimiz çalınınca retina taramasına mı geçeceğiz?

Bizi çaresiz bırakacak bir uygulama olan biyolojik verilerin kimlik kanıtlamada kullanılmasının en kısa sürede önüne geçmek gerekir. Böyle kimlik kanıtlaması yapan hizmetleri kullanmamak, varsa diğer yöntemleri denemek en doğru hareket olacaktır. Bunun ilk adımı olarak telefonlarınıza parmak izi bilginizi kesinlikle vermeyin.

March 17, 2017

Son kullanıcı için özgür yazılım neden önemli? -3-

Meraklısı için bu serinin önceki yazıları: [0], [1], [2].

Özgür yazılımlar doğaları gereği sahipli yazılımlardan daha düşük ücretlerle sahip olunabilir yazılımlardır. Çok büyük oranda ücretsiz olarak kullandığımız özgür yazılımları para verip alsak bile dağıtılmaları ile ilgili bir kısıtlama olmadığından bir kere elde ettiğiniz özgür yazılımı isterseniz satabilir, isterseniz ücretsiz dağıtabilirsiniz. Peki bir sahipli yazılıma para verdiğinizde aslında neye sahip olursunuz? Yazılımı kurarken kabul edip devam ettiğiniz son kullanıcı sözleşmelerinde bu durum açıkça belirli ama çoğumuz onları okumadığımız için bir kaç noktaya dikkat çekmek önemli olacak.

Örnek olarak sahipli bir yazılım olan Microsoft Windows 10 işletim sisteminin kullanıcı sözleşmesinde neler olduğuna bakalım:

  • Kullanıcıların önemli bir çoğunluğu yazılım için ödedikleri paranın karşılığı olarak yazılımı satın aldığını düşünür ama bu çoğu durumda doğru değildir. Windows işletim sistemi için ödediğiniz paranın karşılığında "Yazılımın satışı yapılmamakta, lisansı verilmektedir". Eğer satın almış olsaydınız onun nasıl çalıştığını anlamak için istediğiniz amaçla çalıştırabilir, değiştirebilir, dağıtabilir, değiştirdiğiniz halini dağıtabilirdiniz. Örneğin bir otomobil için ödediğiniz bedelin karşılığında aldığınız arabayı kime isterseniz satabilirsiniz, motorunu açıp nasıl çalıştığına bakabilirsiniz, eğer elinizden geliyorsa bütün aksamını ihtiyaçlarınıza uygun değiştirebilir ve bu haliyle satabilirsiniz. Bahsettiğim bu işlemleri yapabileceğiniz yazılımlar özgür yazılımlardır.
  • Parasını ödediğiniz MS Windows işletim sisteminin "yazılımın teknik kısıtlamalarını aşacak çözümler üretmek", "yazılımda tersine mühendislik işlemi yapmak, yazılımı kaynak koda dönüştürmek veya assembler diline çevirmek veya bunları yapma girişiminde bulunmak" ve "yazılımı, ticari barındırma için sunucu yazılımı olarak kullanmak" son kullanıcı sözleşmesiyle yasaklanmış durumda. Bunları elbette çoğu kullanıcı zaten yapmayacaktır ama yapmasının yasak olması farklı bir şey.
  • Yazılımı "yayımlamak, kopyalamak, devretmek veya ödünç vermek" de yasaklananlar arasında. Mesela bir yakın arkadaşınız isterse yazlığınızın veya arabanızın anahtarını kimseden izin almadan verebilirken isteyeceği şey MS Windows olursa ona 'kusura bakma' demeniz bekleniyor. Hatta başka bir bilgisayarınız varsa ona da kurulum yapamazsınız. "Yazılımı yeni bir cihaza her devrettiğinizde, önceki cihazdan kaldırmalısınız". Bu da yetmediyse kurulum yaptığınız işletim sistemi üzerine sanal makineye bile ikinci bir kurulum yapmanıza yine aynı kullanıcı sözleşmesi izin vermiyor.
  • Madem bu kadar kıymetli bir şey diyerek lisansına bu kadar para verdiğiniz yazılımın kopyasını alıp saklamak isterseniz (sadece saklamak için) "yedekleme amaçlarıyla yazılımın tek bir kopyasını oluşturabilirsiniz".
  • Peki bu işletim sistemini kullanırken gizliliğim, güvenliğim ne durumda diye merak ediyorsanız sözleşmede buna da açıklık getirilmiş: "Bu anlaşmayı kabul etmekle ve yazılımı kullanmakla, Microsoft'un Microsoft Gizlilik Bildiriminde (aka.ms/privacy) ve yazılım özellikleriyle ilişkili kullanıcı arabiriminde açıklandığı şekilde bilgileri toplayabileceği, kullanabileceği ve açıklayabileceğini kabul etmiş olursunuz". Bu sözleşmeyi kabul eden birinin 'bilgisayarımdan bazı bilgiler toplanmış ve birilerine verilmiş' diye sızlanmaya hakkı yok çünkü baştan bunu kabul ediyor.
  • Buraya kadarki şartları bir şekilde kabul etmişseniz bile yazılımın sizin ücretini ödeyip lisansını aldığınız şekilde bilgisayarınızda kalacağından da emin olamazsınız. Yine sözleşmede geçen ifadeyle "Bu anlaşmayı kabul ederek, ek bildirim olmaksızın bu tür otomatik güncelleştirmeleri almayı kabul edersiniz". Yani bilgisayarınıza kurduğunuz yazılım yarın bazı işlevleri yerine getirmeyebilir veya bilmediğiniz (aslında kaynak kodu kapalı olduğu için hiçbir zaman bilemeyeceğiniz) yeni işlevler edinmesini sağlayacak bir hale size bir bildirim mesajı bile göstermeden dönüşebilir.
  • Yazılımı kendiniz kullanmaktan vazgeçip başkasına devretmek isterseniz, devredeceğiniz kişinin Amerikanın ticaret ambargosu uygulamadığı bir ülkede yaşamasının gerekmesi de kendi başına kabul edilemez bir durum olmalı normal insanlar için.
Normalde benzer şartları sunan hiçbir ürüne değil para vermek, bedava olsa kullanmayız. Özgür yazılımlar yukarıda bahsi geçen kısıtlamalarla karşılaşmayacağınız, size özgürlükler sunan yazılımlardır.

March 15, 2017

Bir dönüşüm daha hedefine ulaşamıyor: F Klavye

10 Aralık 2013'te bir başbakanlık genelgesi yayınlanmış ve o tarihten itibaren kamunun sadece F klavye satın almasıyla başlatılan sürecin sonunda 2017 biterken mevcut klavyelerin de F klavyeye dönüştürülmesinin yapılacağı duyurulmuştu. O gün yazdığım yazıda "bu genelgenin uygulanabileceğini hiç sanmıyorum" demiştim.

Aradan geçen yaklaşık 40 ayda ne durumda olduğumuza bakınca şunları görüyoruz:

  • Kamu satın almalarda hem F, hem de Q klavyeler alıyor. Genelgede özellikle ifade edilmiş olmasına rağmen aradan geçen sürede hiç bir kontrol veya teşvik edici unsur olmadığı için kamu ihtiyacı neyse onu almaya devam ediyor.
  • Mevcut klavyelerini F klavye ile değiştirmiş yer hiç duymadım ama varsa da sayısı çok az olmalı.
  • Genelgede bahsi geçen "Kamu kurum ve kuruluşlarında F klavyeye geçiş sürecinde en önemli husus olan kamu personeline verilecek eğitime ait içerik" henüz hazırlanabilmiş değil. Eğer içerik hazırsa bile bunun yayınlanacağı www.fklavye.gov.tr adresi yayında değil. Bu adres için alan adı alınmış ama web yayını hiç yapılmamış. Genelgede haklı olarak bu dönüşüm için eğitimin çok önemli olduğu vurgulanmış ve buna 4 yıldan fazla bir süre ayrılmışken 40 ay gibi bir sürede hiç bir eğitim materyali hazırlanmamış ve haliyle kimseye eğitim verilememiş. Mevcut durumla bir geçişin yapılamayacağı çok açık.
  • "Kamu kurum ve kuruluşlarında F klavye eğitiminin planlanması, uygulanması, takibi ve raporlanması konusunda sorumlu olacak birimler tespit edilerek, Milli Eğitim Bakanlığına bildirilecektir." ifadesi de yine karşılığını bulamamış durumda. Ne rapor, ne de bu iş için çalışan birimler yok ortada.
  • Elbette kendisi bir dönüşüm yapamamış olan kamunun özel sektörü teşvik etmesi imkanı da bulunmuyor.
Kendi tecrübelerimden söyleyebilirim ki insan yeni bir klavyenin kullanımına çok hızlı alışıyor. Ben yurt dışından aldığım bilgisayarlarda Türkçeye özgü karakterler olmamasına rağmen yıllarca Türkçe klavye düzeninde kullandım onları. Yeni klavyeye geçiş başta sancılı oluyor ama sonuçta alışılıyor ama neden bu süreci yaşamamız gerektiğini bilemiyorum doğrusu. 3 yıl önce de yazmıştım; ülkenin sorunu hızlı yazamamak değil içerik üretememek. Yoksa konuşmamızı yazıya dönüştürecek bir düzenek bile kullansak ürettiğimiz içeriğin zerre artmayacağını düşünüyorum.

Umarım F klavye maceramız sessizce zaman aşımına uğrayacaktır.

March 11, 2017

Son kullanıcı için özgür yazılım neden önemli? -0-

Meraklısı için bu serinin önceki yazıları burada ve burada.

Her yazılımın mutlaka bir lisansı olur. Bazı yazılımlar kurulum sırasında bir kullanıcı sözleşmesi gösterip onay alırken bazıları lisans metninin bir kopyasını diske kopyalar. Kurulum sırasında gösterilen metinler nadiren okunurlar. Zaten programı kurdum, bunu da onaylayıp geçeyim diye düşünülür çoğunlukla. Bu yazıda son kullanıcı açısından bu sözleşmelerin nasıl önem taşıdığından bahsedeceğiz ama önce çok kısaca güney afrikadan bahsetmek istiyorum.

Bilindiğiniz gibi çok yakın zamana kadar Güney Afrika Cumhuriyetinde siyahilere uygulanan ırkçı uygulamalar yasal desteği olan uygulamalardı. Yani aşağıda fotoğrafını gördüğünüz sadece beyazların oturabildiği banklar, sadece beyaz kadınların girebildiği tuvaletler, sadece beyazların su içebildiği çeşmeler keyfi uygulamalar değil, kanunlarla çerçevesi çizilmiş şeylerdi. 'Bir konunun yasalara uygun olması onu insani yapar mı?' sorusunu yazının sonuna kadar aklınızda tutmanızı isterim.




Burada örnek olarak Adobe Photoshop lisans sözleşmesini veriyorum ama Amerika kökenli firmaların hepsinin ürünlerinde aynı ifadeler mevcut. Yani her Microsoft ürününü kullanırken bu maddeleri onaylamış oluyorsunuz.


Bu sözleşmeyi kabul ederek ABD'nin ihracat kısıtlamasına tabi ülkelerden birinde yaşamadığınızı ve bunlardan birine yazılımı doğrudan veya dolaylı bir şekilde ihraç etmeyeceğinizi kabul etmiş oluyorsunuz. Bu maddenin Amerikan'ın ticaret kanununa uygun olduğuna elbette şüphe yok ama yazılımı kullanmak için (bunlarla sınırlı olmamak kaydıyla) Küba, İran, Kuzey Kore, Suriye veya Sudan'da yaşamadığınızı ve hatta yazılımı doğrudan veya dolaylı bir şekilde oralara ulaştırmayacağınızı beyan etmek insanlığın hangi kanununa uygun?

Tekrar ilk fotoğrafa bakın ve sadece beyazların oturabildiği banklara oturan beyazlar hakkında ne düşündüğünü aklınıza getirin. Az önce siyahilerin oturamadığı banklara ben de oturmam diyordunuz siz de. Peki bin yıldır yanı başımızda yaşayan İranlı kardeşlerimizin kullanamadığı yazılımları kullanıyor olmanın bundan ne farkı var? Yarın Amerika ile aramız kötü olursa bu yazılımları kullanamayacak olmak bir yana konunun nasıl bir ayrımcılık içerdiği herkes için çok açık olmalı.

Sadece beyazların ön koltuklarına oturabildiği otobüsleri kullananlara 'nasıl oldu da kullanabildiniz o otobüsleri?' diye sorabilseydik muhtemelen "başka alternatif yoktu, mecburdum" cevabını alacaktık. Güney Afrika Cumhuriyetinde neler yapılabilirdi ayrı bir yazının konusu ama şurası bir gerçek ki siz mecbur değilsiniz. Özgür yazılımlar herkesin özgürce kullanabileceği seçenekleri sunuyor hepimize.

Önünüzdeki iki otobüs arasında seçim yaparken ikisinin konforunu veya hızını değerlendirme aşamasına geçmeden önce birine sizin gibi olmayanların binemediğini düşünüp öyle seçim yapın. Sıra eğer konforu karşılaştırmaya gelirse özgür yazılımlar bu rekabete çoktan hazırlar.

March 10, 2017

Linux’te Netbook [1024x600] Çözünürlük Sorununa Kesin Çözüm!

Netbooklar ilk çıktığında, her ne kadar donanımsal anlamda zayıf olsalar da küçük ve taşınabilirlik anlamında kolaylık sağlamasıyla ön plana çıkmıştı. Fakat netbook sahibi olanlar bilir. 10 inçlik netbooklar, 1024x600 gibi garip bir çözünürlüğe sahip. Kurduğunuz yazılımların bazılarını çalıştırdığınızda üst kısımları genelde bir sorun çıkarmasa da alt kısmı görülemediğinden yazılımı kullanmak

March 09, 2017

Yerli yazılım, Milli yazılım

Ülkemizin olabildiğince çok konuda dışa bağımlı olmaması hepimizin isteği. Elbette her şeyi yurt içinde üretemeyiz ama eğer bir ürünün yurt dışından kullanılması ülkenin kaynaklarının dışa aktarılması anlamına geliyorsa veya o ürünü geliştirmek için dışa bağımlı oluyorsak onu kendimizin üretmesi anlamlı olacaktır. Ülke menfaatleri açısından bakıldığında bazen dışarıdan daha ucuza alınabilecek bir ürünü yurt içinde üretmek onun sağlayacağı katma değerler göz önüne alındığında daha faydalı olabilir. Güvenlik, gizlilik gibi konuların yanı sıra bir ülke vatandaşı için kullandığı ürünlerin çoğunun kendi ülkesinde üretildiğini bilmek bile önemlidir.

Uzun zamandır özgür yazılımı anlatmaya gittiğim yerlerde 'neden yabancıların yazılımlarını kullanıyoruz da kendimiz yazmıyoruz' sorusuyla karşılaştığımdan bu konuda kısaca yazayım istiyorum. Bu bahsettiğime çok benzer tepkileri Pardus hakkında da sıklıkla duyuyorduk, 'neden milli çekirdek yok, neden kendi ofis paketimizi yazmıyoruz' soruları sonunda 'neden her şeyi baştan yazmıyoruz' sorusuna hızlıca dönüşüyordu.

Öncelikle şunlarda anlaşalım: Kamunun kaynaklarını kullanarak geliştirilen bütün yazılımlar kamunun malı olmalı yani birer özgür yazılım olarak lisanslanmalıdır. Bu yazılımlar bizim sağlayacağımız imkanlarla ortaya çıkacağından sonuçta sahipli yazılımlar olması son derece mantıksız bir iş olacaktır. İkinci olarak eğer ülke olarak ihtiyacımız olan bir yazılım varsa ve böyle bir özgür yazılım yoksa elbette onu baştan yazmak ve özgür yazılım yapmak temel hedefimiz olmalıdır.

Cilalı taş devrine geri dönüp mevcut her şeyi baştan kendimiz keşfetmeye çalışamayacağımıza göre kullandığımız şeyleri yurt içinde üretmek için elimizde kriterler olmalı. Bence bu kriterler için aşağıdaki sorular yol gösterecektir: a) Yazılımı kullanmak için yurt dışına kaynak aktarmamız gerekiyor mu? b) Yazılım üzerinde değişiklik yapmak için yurt dışına bağımlı mıyız? c) Yazılım bazı ihtiyaçlarımızı karşılamıyorsa onun üzerinde değişiklik yapıp kullanmak yerine baştan yazmak daha mı ekonomik olacak? d) Yazılımın ne yaptığından emin miyiz? Yani güvenlikle, gizlilikle, mahremiyetle ilgili kaygılarımız var mı? e) Bu baştan yazma işine nereye kadar devam edeceğiz?

Konuya bu kriterlerle yaklaştığımızda özgür yazılım yerli yazılımdan beklenen her şeyi fazlasıyla sağlar. Şimdi her madde üzerinde kısaca duralım.

Özgür yazılımları kullanmak için yurt dışına kaynak aktarmak gerekmez.

Özgür yazılımların sıfırıncı şartı onları istenilen amaç için kullanabilmemizi garanti altına alır. Yani bir özgür yazılımı ister ev kullanıcısı, isterse ticari kullanıcı ayrıca kimseden izin almadan istediği gibi kullanabilir. Her kullanıcının temel ihtiyaçlarından biri olan ofis paketi için tercihimizi MS Ofis olarak kullandığımızda ülke olarak zaten zorluklarla ürettiğimiz değerleri yurt dışına aktarmış olurken, LibreOffice kullanırsak yurt dışına tek kuruş kaynak aktarmamış oluruz. Benzer şekilde işletim sistemi olarak bir GNU/Linux dağıtımı kullandığımızda onu sanki kendimiz yazmışız gibi özgürce kullanabiliriz. Ülke olarak petrol ve doğalgaz gibi zenginliklere sahip olmadığımızdan bir yazılımın lisans bedelini ödeyebilmemiz için karşılığında vermemiz gereken kaynakları yurt içinde kullanmak hem istihdamı arttıracak hem de üreten bir ülke olmamızı sağlayacaktır. Konuya yurt dışına aktarılan para açısından baktığımızda özgür yazılımlarla yerli yazılımlar arasında bir fark olmadığı görülecektir.

Özgür yazılımları geliştirmek için yurt dışına bağımlı değiliz.

Her yazılımın hataları ve eksikleri olur, bu yazılımın doğasında olan bir şeydir. Özgür yazılımlar kaynak kodlarıyla birlikte dağıtıldıklarından eğer ülke olarak ihtiyacımızı karşılamayan yerleri varsa bunu yazılım geliştiricilerimiz bu yazılımların kaynaklarına ekleyebilecek, mevcut hatalarını giderebileceklerdir. Ülke olarak yerli ofis paketi yazmak için baştan başlamak yerine LibreOffice'in 30 yıllık çalışmasını kullanıp ona eklemeler yapmak kesinlikle çok daha anlamlı olacaktır. Bir işletim sistemini baştan yazmanın ne kadar büyük bir iş olacağını daha sonraki maddelerde açıklamaya çalışacağım ama şu kadarını söylemeden geçmeyeyim böyle sonu gelmeyecek bir projeye kamunun kaynaklarını aktarmak yerine bir GNU/Linux dağıtımının eksikliklerini gidermeye ve ihtiyaçlarımıza cevap verebilecek hale getirmeye çalışmak karşılaştırılamayacak kadar verimli bir çalışma olacaktır. Ülkemizde mevcut yazılımlara kod ekleyebilecek kalitede yazılımcı kaynağı olduğuna ben eminim ama zaten eğer bu yoksa baştan da yazamayız o yazılımları. Konuya yazılımın geliştirilmesi açısından bakıldığında özgür yazılımlar yurt içinde geliştirilen yazılımlardan daha hızlı geliştirilen yazılımlar olarak karşımıza çıkarlar çünkü dünyanın geri kalanının emeğini de kullanmamıza imkan verirler.

Özgür yazılımları kullanmak yazılımı baştan yazmaktan çok daha ekonomiktir.

Yazılımların tek maliyetleri kod yazımı süresince geliştiricilerin fonlanması değildir. Bunun haricinde yazılımın analizi, tasarımı, test edilmesi gibi süreçler de çok önemli bilgi birikimi gerektiren ve zaman alan süreçlerdir. Ülke olarak bir veritabanı yazılımına ihtiyacımız olduğunda postgresql (veya bir başka özgür veritabanı) kullanmak yerine onu baştan yazalım dersek postgresql'in gelişimi için harcanmış 20 yıllık emeği bir kenara koyacağımız gibi onu bu sürede çalıştırmış ve test etmiş yüz binlerce kullanıcının emeğinden de faydalanamamış oluruz. Postgresql bütün kaynak kodlarıyla kendimiz yazmışız gibi kullanabileceğimiz, özgürce geliştirme yapabileceğimiz ve dünyanın geri kalanının onun üzerine yapacağı geliştirmelerden de faydalanabileceğimiz bir veritabanı iken bunu elimizin tersiyle bir kenara itip en baştan başlamak bizi sadece 20 yıl geri götürmez, aynı zamanda kendi emeğimizi de boşa harcamamıza neden olur. Konuya sadece ekonomik olarak baktığımızda bile özgür yazılımlar en az yerli yazılımlar kadar (çoğu durumda daha fazla) ekonomik fayda sağlarlar.

Özgür yazılımların ne yaptıklarını kontrol edebiliriz.

Özgür yazılımlar kaynak kodlarıyla birlikte dağıtıldıklarından iddia ettikleri işlevlerin yanında başka işler yapıp yapmadıklarına bakabiliriz. Bunu elbette hepimiz yapamayız ama hem biz bir grup geliştirici kaynağını bu alana ayırıp baktırabiliriz hem de dünyanın geri kalanının da aynı kodlara bakmasından faydalanabiliriz. Yani ülke olarak lisans bedelinin karşılığını madenlerden çıkardıklarımızla, tarlalarda ürettiklerimizle, denizcilikten elde ettiklerimizle ödemeyi göze alsak bile tam olarak neler yaptığını asla bilemeyeceğimiz kapalı kaynak kodlu, sahipli yazılımlar yerine özgür yazılımlar kullandığımızda tedirgin olabileceğimiz güvenlik, gizlilik, mahremiyet gibi bütün konular üzerinde ihtiyacımız olduğu kadar çalışabiliriz. Bir özgür yazılımı yurt içinde geliştirmiş olmakla insanlığın ortak malı olan bir özgür yazılımı kullanmak arasında bu açıdan hiçbir fark bulunmaz.

Mevcut özgür yazılımları kullanmak yerine her şeyi baştan yazmak gerçekleştirilemez bir hedeftir.

Elbette en formal tanımı bu değil ama bilgisayar yazılımı dediğimiz şeyin bir algoritmanın gerçeklenmiş hali olduğunu unutmayalım. Bu algoritmalar da insanlığın ortak malıdır. Sadece bu topraklar üzerinde yaşayanlar tarafından geliştirilmedi diye bir özgür yazılımı kullanmak yerine onu baştan yazmayı tercih etmek demek aslında yeni bir algoritma geliştirmeyeceksek aynı işi en baştan yapmak demektir. Bunun karşılığında elde edeceğimiz fayda da çoğunlukla sıfıra yakın olacaktır. Eğer algoritmaları da baştan yazmaya kalkarsak bu yolun sonunun cilalı taş devrine gideceği çok açık olmalı herkes için çünkü bilgilerini kullandığımız Newton Çorumlu olmadığı gibi, Amper de Yozgatlı değil. Aklı başında kimsenin insanlığın bütün bilgilerini yeniden biz üretmeliyiz demeyeceğini tahmin ediyorum.

Ayrıca bir yazılımı bu ülkede geliştirilmedi diye baştan yazmaya kalktığımızda nerede duracağız sorusu da cevaplanması gereken bir soru. Örneğin kendi işletim sistemi çekirdeğimizi bu nedenle baştan yazmaya kalktığımızda hangi programlama dilini kullanacağız. Malum hiçbirini biz geliştirmedik. O zaman önce bir programlama dili geliştirelim dersek bu defa da onun için bir editör yazmak gerekecek. Elbette yazdığımız kodları derleyecek bir derleyici ve onun ailesini de yazmak kendi başına ofis paketi yazmaktan çok daha büyük bir emek isteyecek. Peki bu derleyiciyi hangi kabuk üzerinde çalıştıracağız? Demek ki bir de kabuk yazmak gerekecek. Bu konuyu sonuna götürdüğümüzde varacağımız yer cilalı taş devri olacaktır maalesef. Bizi bu noktaya getiren ise bir özgür yazılımı sadece biz geliştirmedik diyerek baştan yazma isteği oldu.

Özgür yazılımlar hangi açıdan bakarsak bakalım bizden biri yazmış gibi kullanabileceğimiz, geliştirebileceğimiz yazılımlardır.

March 07, 2017

mtPaint Nedir? Nasıl Kurulur? (Ubuntu/Linux Mint)

mtPaint, Linux ve Windows’ta kullanabileceğiniz, hafif, açık kaynak bir yazılımdır. Fotoğraf veya resimlerde basit değişiklikler veya düzenlemeler yapmak için GIMP, Krita gibi gelişmiş yazılımlar kullanmak istemiyorsanız mtPaint aradığınız yazılım olabilir.  mtPaint Kurulumu Nasıl Yapılır? 2011’de yayınlanan ve mtPaint’in son kararlı sürümü olan 3.40’ı resmi depodan kurmak istiyorsanız